Z KUŞAĞI YENİ OBLOMOVLUK – Zekeriya Abazanoğlu

Zekeriya Abazanoğlu-Trabzon Sosyal Bilimler Lisesi Müdürü

Oblomov, kış bahçesinde

büyütülen sıcak bir ülke

çiçeği gibi ağır ağır,

cansız bir şekilde büyür.

Oblomov, kış bahçesinde büyütülen sıcak bir ülke çiçeği gibi ağır ağır, cansız bir şekilde büyür. Roman Kahramanları Festivali nedeniyle öğrencilerimizden kendi roman kahramanlarını anlatmalarını istemiştik hatta onlardan birini İstanbul’da yapılacak panele götüreceğimizi de eklemiştik. Okulumuzun edebiyat zümresi öğretmenleri, öğrencimiz Ali Kaan’ı seçmiş ve panele hazırlamışlardı.


Ali Kaan’a panelden birkaç gün evvel hangi roman kahramanını ele alacağını sorduğumda “Rus yazar İvan Aleksandroviç Gonçarov’un aynı adlı romanının kahramanı Oblomov’u anlatacağım.” dedi.

Bu arada zümre öğretmenleri de geldiler ve panel hakkında konuştuk. Ali Kaan’ın yetenekli olduğunu, konuyu bildiğini ve kendilerinin de yardımlarıyla sunacağı metni hazırladıklarını belirttiler.

Rus klasiklerinin pek çoğunu daha lisedeyken okumuştum ama Oblomov’u hatırlayamadım. Onu okumamıştım. Metni öğrenciden alıp okudum. 1857 yılında yazılmış bir kitaptı bu ama Oblomov adlı karakterin sanki bugün bile aramızda dolaştığını ve aslında Z Kuşağı, Alfa Kuşak diye nitelendirilen bu yeni neslin o kadar da yeni olmadığını düşündüm. Ali Kaan’ın metninden sonra da kitabı alıp okudum.

Fen lisesinde çalışan bir arkadaşım anlatmıştı. Öğrencilere yemekte portakal dağıttıklarını ama portakalların çoğunun yenmediğini gördüklerini, bu durumun birkaç kere daha tekrarlandığını söyledi.
Portakalların çürük olup olmadıklarına baktıklarını, taze, güzel olduklarını; çocuklar itiraf etmek istemeseler de meselenin
aslını öğrendiklerini belirtti.

Çocuklar portakalları soymayı bilmediklerinden ya da üşendiklerinden yemiyor, birinin soyup onlara vermesini bekliyorlardı. Benzer bir
durumla bizim okulda da karşılaşmıştık. Portakalı soyamadığından çatalla deşip o şekilde yemeğe çalışan 18 yaşında bir kız öğrencim olmuştu.

Bir gün fen lisesinde okuyan oğlumdan yokuşa bıraktığım arabamın altına taş koymasını istemiştim. Oğlum taşı tekerin kayma yönü olan önüne
değil de arkasına koymuştu. Hâlbuki fizik dersi de çok iyi idi. Böyle bir soru gelse yani arabanın ne yöne kayacağı veya taşın ne yöne kayabileceğine yönelik bir soru ile karşılaşmış olsaydı kesinlikle doğru cevaplardı. Özellikle akademik anlamda başarılı çocuklara ebeveynlerin “Sen çalış,
soru çöz, biz senin her işini görürüz.” yaklaşımının çocukları bu hâle getirdiğini düşünüyorum. Burada oğlumun bir kabahati yoktu, bazen bu hikâyeyi anlatıp gülüyoruz. Çocuk utanıyor, ama aslında utanması
gereken kişi benim.

Kış Bahçesinde Büyütülen Oblomov

Oblomov, üç yüz elli çalışanı olan büyük bir çiftlikte doğar. O günün Rusya’sında yaygın olan zengin bir toprak aristokratının oğludur.
Ailesi onun çalışmaya ihtiyacı olmadığını düşünür. Zira önüne bedava yiyip içmenin, giyinip kuşanmanın mümkün olduğu, tehlikesiz, dertsiz, kaygısız bir yaşam serilir.
İstemesine rağmen oyun oynamasına, evden uzaklaşmasına, keşfetmesine izin verilmez; giyinmesinden yemesine tüm ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanır.

Oblomov’a oturmak, yemek ve yatmak üzerine bir hayat kurmuşlardı.
Okulumuza bakıyorum aynı hayatı biz çocuklara kurmuşuz. Öğrencilerimiz en üst kattaki pansiyonda yatıyor, orta kattaki derslik ve etüt odalarında ders çalışıyor, zemin kattaki yemekhanede
yemeklerini yiyorlar. Ömürleri bu döngü içinde geçiyor. Yat, ders
çalış ve ye.

İşte bizim Oblomovlarımız…

Düşüp bir tarafını incitmesi çiftlikte çok önemli bir sorun olarak görülür, hastalanır diye soğuğa çıkarılmaması, hastalık kapar diye hayvanlara yaklaştırılmaması günlük uygulamalardan sayılır. Bir şeye ihtiyacı
olduğunda işaret eder, üç dört hizmetçi birden isteklerini yapmaya koşar. Almak istediği bir şeye uzanamadığı ya da bir yere kadar gidip bir şey getirmesi gerektiği zaman hizmetlilere söylemesi yeterli olur. İşi anında
görülür. Bazen her çocuk gibi bazı şeyleri kendi yapmak ister ama ailesi tarafından buna izin verilmez; sen ne zahmet ediyorsun iste yapsınlar denir. Kitabın ifadesi ile kış bahçesinde büyütülen bir sıcak ülke çiçeği
gibi kalır ve onun gibi ağır ağır, cansız cansız büyür.

Oblomov’un çocukluğunu, yetiştirilme biçimini görünce günümüzde çocuklarımıza olan benzerliğine şaşıyorum. Tüm işleri ebeveynleri tarafından görülen, sokağa çıkarılmayan, düşer diye oyuna gönderilmeyen bu çocuklar aslında bizim Oblomovlarımız. Oblomov’a sunulan rahat
hayat bizde biraz değişmiş: iyi bir üniversite kazanmak, garanti işe girmek ulaşılacak bir hedef olmuş. Yani rahat bir hayat için çocuklarımız Oblomov’dan farklı olarak dişlerini biraz sıkıyor; saatlerini, günlerini,
yıllarını yine Oblomov gibi oturarak geçiriyor ama oturdukları yerde soru çözüyorlar.

Çocuk masa başında soru çözerken tüm ihtiyaçları anne veya babası tarafından karşılanıyor. Hatta on iki yaşına kadar yemek yemesine yardım ediliyor. Oblomov’a oturmak, yemek ve yatmak üzerine bir hayat kurmuşlardı. Okulumuza bakıyorum aynı hayatı biz çocuklara kurmuşuz.
Öğrencilerimiz en üst kattaki pansiyonda yatıyor, orta kattaki derslik ve etüt odalarında ders çalışıyor, zemin kattaki yemekhanede yemeklerini
yiyorlar. Ömürleri bu döngü içinde geçiyor. Yat, ders çalış ve ye. İşte bizim
Oblomovlarımız…

Oblomov, biraz eğitim için biraz da devrin modası diye şehre-Petersburg’a- gönderilir. Bir iş bulur ama çalışamaz, çiftlikten gönderilen para ile geçinir. Anne babası ölür. Çiftlik işlerini kâhyası yürütür ancak bu işlerden anlamadığından sürekli zarar eder.

Petersburg’ta kaldığı kiralık evinde hizmetçisi ile toz toprak içinde
yaşar. Hiçbir erkeğe nasip olmayacak derecede sever sevilir ancak evlilik ve onun sorumluluğu gözünü korkutur. Onu da beceremez. Sevdiğinden sırf bu tembelliği yüzünden hazin bir şekilde ayrılır. Bu hareketsiz yaşam onun sonunu getirir.

Aslında Oblomov’un durumu tembellik kavramı ile de izah edilemez. Paul
Lafargue’nin Tembellik Hakkı adlı kitabını hatırlıyorum. İnsan niçin ve ne kadar çalışmalı sorusu iyi bir sorudur. Elbette tembellik etme hakkı da olabilir ama Oblomov’un durumu bambaşka bir şeydir. O “Oblomovluk” yapmaktadır. O yaşamı yarım kalmış, daha doğrusu yaşayamamış biridir.
Çünkü yaşam ona öğretilen bir şey değildir; tıpkı zamanı gelmeden kozadan çıkarılan kelebek gibi. Adamın biri koza içinde çırpınıp
duran bir kelebek görür. Kelebeğe acır, kozayı yarar ve onun oradan çıkmasını sağlar.
Kelebek kozadan çıkar ama uçamaz. Çünkü kanatları zayıf kalmıştır. Kozanın içindeki çırpınmalar kanatlarının güçlenmesi için şarttır. Hâlbuki ona iyilik yapmak isteyen tarafından en büyük kötülüğe maruz bırakılmış, ömrü kozanın dibinde yatarak kısa sürede tükenmiştir. Tıpkı Oblomov gibi.

“Hocam Ben Asla Oblomov Olmayacağım, Bundan Emin Olabilirsiniz.”

Roman yayımlandığında başta Rusya olmak üzere dünyada yankı uyandırmış. Çünkü Rusya aristokrasisi içinde Oblomovların sayısı hiç de az değilmiş. Zaten yazar romanında Alman asıllı babası tarafından çocukluğundan itibaren her işe koşulan, tüm becerileri edinme noktasında önü açılan, sorun çözme becerisi yüksek, disiplinli bir karakteri Ştolts’u da anlatır. Ştolts, Oblomov’un çocukluk arkadaşıdır. Oblomov’un tam tersi bir şekilde bugünkü amiyane tabirle yaparak yaşayarak öğrenmiştir.

Kendisi de zengin bir çiftçinin oğlu olan yazar, Rus gençliğine Ştolts’u örnek olarak sunmaktadır. Bugün dünyada iki süper güçten birinin Rusya olması belki de İvan Aleksandroviç Gonçarov’un bu örneği sayesindedir. Kim bilir?

Sonuç olarak Gonçarov’un bu hüzünlü romanı beni iki kez üzmüştür. İlkin Oblomov’a sonra da yeni kuşaklara. Ama geç kalmadığımı ülke olarak da geç kalmadığımızı düşünüyorum. Panelist 9. sınıf öğrencim Ali Kaan’ın dediği gibi: “Hocam ben asla Oblomov olmayacağım, bundan emin olabilirsiniz.”