VAROL YAŞAROĞLU İLE ÇOCUK, KARİKATÜR VE ANİMASYON ÜZERİNE – Söyleşi: Hülya Ağın Haykır

Söyleşi: Hülya Ağın Haykır

Hem çocukların hem yetişkinlerin mizah anlayışına dokunmayı başaran karikatürist Varol Yaşaroğlu ile karikatür, çocuk ve animasyon üzerine keyifli bir söyleşi yaptık…

Çocuklar sizi çok seviyor. Yazdığınız, çizdiğiniz karakterler her yerde, bütün çocukların dilinde, on sekiz ülkede… Bu başarıyı neye bağlıyorsunuz?

Türk ailesine dair birçok ayrıntının varlığı ve halkımızın o karakterlerle özdeşleşmesi onu bu kadar sevdirdi bence. Bir ev hanımı kendisini oradaki annede gördü, baba karakteri birçok çocuğun babası gibi komik. Hiçbir yabancı çizgi filmde bıyıklı bir filin Adana dürüm yediğini göremezsiniz. O
sıcaklık insanlara çok güzel geldi. Bir de çocuklar, hayvanları genelde severler. Bir diğer etken de işin içinde mizahın olması. Bu mizah hem çocuklara hem de onlarla birlikte filmi izleyen anne babalara uygun.

Ulusal bir kahraman, yerel karakterler yarattığınız için belki de bu başarı. Bıyıklı filin başarısı belki…

Evet, kesinlikle.

Ama zaten çocuğun hayal dünyası böyle değil mi? Onlarda yetişkinlerin yargıları yok: Filler mavi de olabilir bıyıklı da… Her şey olabilir onların dünyasında.

Bizim zamanımızda biri güneşi maviye ya da yeşile boyasa öğretmen şunu soruyordu: ‘’Niye mavi yaptın? Güneş sarı olur.’’ Yaptığı ne kadar yanlış bir şey… Çocuğun içinden gelerek ortaya koyduğu aslında en güzel sanat eseri. Ünlü ressam Picasso’nun tam da bu konuya uygun bir sözü var: “Keşke çocuklar kadar güzel çizebilsem…” Aslında her çocuk sanatçı doğar, sonradan bazıları bu özelliğini yitirir; sürdürebilenler sanatçı olur, derler. Çocuklar, çizdiğim karakterleri kendilerine göre yorumlayıp bana gönderiyorlar. Belki anne baba anlayamıyor; çocuk bir şey çizmiş ama o da tam değerlendiremiyor. Bana soruyorlar. Dışarıdan bir göz şöyle görebilir: ‘’Karakteri ne biçim çizmiş, burnu öyle değil aslında.’’ Fakat çocuk, kendine göre öyle güzel yorumlamış ki bana göre muhteşem. Çoğundan ilham almaya başladım. Çizgi filmimiz, on sekiz ülkede yayımlanıyor. Mısır’dan on bir yaşında bir kız hemen her gün bir şeyler çizip bana gönderiyor. Karakterlerimden birinin gözlerini kendine göre yorumlamış, o kadar güzel ki…

Hiçbir yabancı çizgi filmde bıyıklı bir filin Adana dürüm yediğini göremezsiniz. O sıcaklık insanlara çok güzel geldi.

Benim de Küçük Prens’le ilgili böyle bir izlenimim var: Küçük Prens 240’tan fazla dile ve lehçeye çevrilmiş. Çevirilerin birinde Küçük Prens bayağı esmerdi ama o kadar tatlı göründü ki gözüme hiç yadırgamadım. Fransa’daki Küçük Prens’le bunun ne alakası var, demedim. Belki de çocuk, karakterde kendinden bir şey bulduğunda daha mutlu oluyor. O zaman, Kral Şakir sadece Türklerin kahramanı olmuyor herkesin kahramanı oluyor.

Filmin çok sayıda izleyiciyle buluştuğu Orta Doğu aslında bize yakın. Mesela o coğrafyada çok sevilen Falafel adlı yemek var. Fil Necati karakterinin ismini ‘’Falofillo’’ koymuşlar orada. Yani zaten midesine düşkün bir karakter Fil Necati…

Çok çok iyi uymuş.

Benim de çok hoşuma gitti. Yavaş yavaş dünyaya yayılmasını bekliyorum. Bu hayallerle yola çıktım…

Sizin kitaplarınız da var çizgi filmleriniz de. Okumuyor denilen çocuk da okuyor kitaplarınızı, filmi izlemekle yetinmiyor. Tommiks, Teksas dışında kitap okumadığını söyleyen insanlar tanıyorum. Okuma kültürü edinemeden kitaplarla bağını kesmiş…

Ben de o kitapları okuyanlardanım… (Gülüyor.)

Siz de mi? O zaman şöyle sorayım: Çocuklar öğrenmek için mi okumak istiyor, yoksa sadece eğlenmek için mi okumak istiyor? Okuma alışkanlığını ne belirliyor?

Çocukta merak duygusu doğuştan var. Okuduğu şey onu meraklandırmıyorsa çocuk okumaz. Tabii eğlenmek de ister çocuk. Okuduğu kitapta bir oyun, macera var ise hemen o dünyanın içine girmek ister. Bizim nesil, matematik ya da tarih kitabı arasında Tommiks, Teksas okuyan nesildi. Ben de öyleydim. Özellikle çizgi romanları severdim. İzmir’de büyüdüm, orada Amerikan askerlerinin attığı dergiler vardı. Biz onları topluyorduk. Şu anda filmleri yapılan süper kahramanların birçoğunu aslında o dönemden biliyordum. Çizgi romanların dili İngilizceydi ama resimlerden ne olduklarını anlıyordum. Bizim zamanımızda öğretmenler; çizgi roman okumayın, zararlı diyordu. Annem de ben de onları dinlemedik. Sabahın köründe her gün gazete bayilerine gidiyordum. Renkli renkli çizgi romanları seyrediyordum. Gazeteci, ‘’Yine mi sen geldin sarı kafa?’’ diyordu. O kadar büyüleniyordum ki romanlara bakıp dokunduğumda… Annem de farkındaydı bu tutkumun. İki haftada bir çizgi roman alıyordu benim için…

O size yasaklamadı.

Yasaklamadı. İyi ki yasaklamamış, şu anda çok kitap okuyorum. Bence o dönemden gelen bir alışkanlık…

Bir alışkanlık oldu çünkü kitap okumanın zevkine vardınız. Aileler ve öğretmenler bir kitabı öğretici bulmuyorlarsa ya da içinde argo veya zararlı olabileceğini düşündüğü bir şeyler görürlerse onu okutmamak taraftarı oluyorlar ama çocuklar yine bir yolunu bulup okuyor. Sizce yasaklamak, izole etmek çocuğun yaşam gerçeğine uygun mu?

Argonun düzeyi önemli. Argo sokakta var. Siz okutmasanız da çocuk mahallede ya da arkadaşlarından öğreniyor. Çocuğu aşırı derecede steril bir ortamda büyütmek bence imkânsız. Bir de biliyorsunuz neyi yasaklarsanız o çekici olur. Çok çizgi roman okurdum ve yasaktı o dönemde. Ben küfreden biri olmadım.

Bu da ilginç.

Üstelik mahalle ortamında büyüdüm, küfürlü konuşan da çoktu. Benim çizgi karakterlerimde argo yok. Öğretici bir şey var mı diye soruyordunuz ya şu anda 8. sanat denilen çizgi romanların içinde her şey var: Bilimsel gelişmelerden nükleer kıyamete, ülkelerin siyasi durumundan para ilişkilerine kadar her şey…

Araçlar değişiyor. Siz de eskiden çizimlerinizi elde yapıyordunuz, dijital dönüşümle birlikte artık elde yapmıyorsunuz. İnternet üzerinden yayın yapan bir kanalınız var, orada çocukların çizimlerini takip ediyorsunuz, bir yönüyle de öğretmen sayılırsınız. Çocuklarla çalışmak nasıl bir his?

İlk bilgisayarımı aldığımda bilgisayarcı benim meraklı olduğumu görerek beni dijital kalemle tanıştırdı, yani tabletle çizim yapmayı gösterdi. İlk defa bir çizim programı gördüm. Sayısız sayfalar açıyorsunuz, 16 milyon renk seçeneği elinizin altında. Âdeta büyülendim ve kâğıt kalemle ilişkimi kestim. Herhalde Türkiye’de bu işi ilk yapanlardanım. Bilgisayar olmasa işimi bu noktaya getirmem güç olurdu. Şimdi bildiklerimi çocuklarla paylaşıyorum. Bu çok güzel bir duygu. Çocuk dolaysız, kendimi sevdireceğim diye ne kadar uğraşsanız da o sizi sevmezse sevmez. İmza günlerinde metrelerce kuyruk oluyor ve bazen maalesef saatlerce bekliyorlar. Çocuk sizi sevmiyorsa beş saat bir imza kuyruğunda beklemesi, sizle yaptıklarını paylaşması mümkün değil. Herkes böyle dolaysız sevilmek ister bence.

Çağımızın çocuklarıyla iletişim kurabilen birisiniz. Kitaplarınızın daha çok okunması ya da öğretim ortamında işe koşulabilmesi için neler yapıyorsunuz?

Bir kitabımda, çocuklar sayfalardaki kodu telefona okuttuklarında oradaki çizgi film karakterleri kitabın içinden çıkıp konuşmaya başlıyor ve çevreden tutun da sağlıklı beslenmeye kadar birçok konuda kitabın içinde olmayan bilgiler veriyor. Örneğin bu mekândayız; birden bire arkada Fil Necati beliriyor, onunla fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Çocuklar dokunuşu çok beğendi. Kitabın tamamında bunu yapmadık, kitap okunsun istedik. Peki, bu yenilik ne sağladı? Çocuğun o kitabı tekrar tekrar açmasını, izlemesini, sonra devamını okuyup sentez yapmasını. Kardeşim, küçükken çarpım tablosunu bir türlü ezberleyemiyordu. Ona iskambil kâğıtlarına benzer kâğıtlarla oynanan bir oyun hazırladım, oyun sayesinde öğrendi. Şimdi onun daha teknolojik ve eğlenceli olanını yapacağız. Millî Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk, Türkçe ve İngilizce eğitiminde kullanılmak üzere içerikler oluşturmamız için bizi destekliyor.

Siz beş yaşından beri çizim yapıyorsunuz ancak aldığınız eğitim bu yönde olmadı. Ne zaman anladınız çizim yapmayı meslek edinmeniz gerektiğini?

Beş yaşımda sürekli Pembe Panterler çiziyordum. Aslında o dönemde şekillendi. Küçükken çizgi filmleri izlediğimde “Ben büyüyünce böyle çizgi filmler yapacağım.” derdim. Bir de büyükler neden bu güzel filmleri izlemiyorlar diye şaşırırdım. Küçükken kendime, büyüdüğümde hem çocukların hem büyüklerin izleyebileceği bir çizgi film yapacağıma dair söz verdim ve hayalimin peşinden gittim. Ailelerin çocuklarını at yarışı misali çalıştırıp oğlum oraya gir, kızım buraya gir türünden baskıları bana yanlış geliyor. Küçük Prens’in bir animasyon filmini yapmışlardı: Küçük Prens günümüzde yaşasaydı ne olurdu diye… Filmin başındaki sahne şöyle: Anne, kızının on sekiz yaşına kadar yapacağı her şeyi gösteren kocaman bir çizelge hazırlamış. Çocuk, masum ve şaşkın bir şekilde çizelgesine bakıyor… Ben bale yapamadım, çocuğum balerin olmalı. Ben hayalimi gerçekleştiremedim, o gerçekleştirmeli. Böyle düşüncelerden uzaklaşmak gerekiyor. Çocuğumuz bir şeye eğildiğinde onu bu alanda nasıl geliştirebiliriz diye düşünmeliyiz. Bizim zamanımızda doktor ve mühendis olmayana kız vermezlerdi. Çünkü sizin yaptığınız işin bir meslek alanı yok, değil mi? Evet. Ben, koşullandırmalarla inşaat mühendisliği bitirdim. Fakat üniversite bittiğinde bile hemen nerede çizebilirim diye bakınıyordum. O kadar dışındaydım… Bunu bazı üniversitelere seminerlere gittiğimde anlatıyorum. Bana ağlayarak gelenler oldu müzisyen olmak isterken bankada çalışıyorum, diye. Geçiminizi sağlayacak bir işiniz olması önemli ama mesleğinizi sevmiyorsanız size trilyonlar kazandırsa bile daha mutlu olabileceğinizi düşünmüyorum.

Ben bale yapamadım, çocuğum balerin olmalı. Ben hayalimi gerçekleştiremedim, o gerçekleştirmeli. Böyle düşüncelerden uzaklaşmak gerekiyor. Çocuğumuz bir şeye eğildiğinde onu bu alanda nasıl geliştirebiliriz diye düşünmeliyiz.

Yaşamınızda iz bırakan bir öğretmen ya da okul yıllarınıza dair bir anınız var mı?

 Trajikomik bir hikâyem var. Matematik dersindeydim, hoca ders anlatıyor ama ben dersi dinleyemiyorum. Bazı öğrenciler dersi dinler, evde defter kitap açmazdı. Ben onlardan olamadım. Mesela öğretmen Ali’nin şu kadar parası var benim de şu kadar; hadi akıldan hesaplayın deyince ben hesaplayamıyordum. Ne zaman görsel olan denklemlere geçtik o zaman anladım. Demek görsel zekâm varmış, görsel olarak anlatılan şeyleri daha iyi kavrayabiliyorum. Dersi anlamadığımda sürekli çizimler yapıyordum, karikatürler çiziyordum. Birinde yaptığım karikatürü ön sırada oturan arkadaşıma gösterdim. Arkadaşımla karikatüre gülerken öğretmen geldi. Karikatürde kendisi hakkında bir şeyler anlattığımı düşünerek beni disiplin kuruluna götürdü. Hayatımın savunmasını yaptım. Cevval bir ablam vardı, o da hakkımı savunmam için yardım etti. Sen sanatçısın, neden anlamıyorlar bunu, dedi. Öğretmenim de ikna oldu ve sonra beni destekledi. Yeteneğimi fark etmediği için de hayıflandı.

Çok teşekkür ederiz. Ürettikleriniz dünyaya açılıyor; umarız öğrenciler, hevesliler, karikatürü ve animasyonu sevenler Türk markaları oluşturmada bizi ileriye taşırlar.

Kesinlikle öyle olacak. Bence birçoğu bizden çok daha ileride olacak. Biz başlarken Türkiye’de animasyon sektörü yoktu, Don Kişot gibiydik. Sektöre yabancı animasyonlar hâkimdi. Biz yolu açtık, bunun olabileceğini gösterdik. Yurt dışında büyük desteklerle ilerleyen bu sektörü biz burada bir avuç kişi, hayal gücümüzle gerçekleştirdik. Özel sektörün de devletin de yerli bir markanın markalaşma sürecini desteklemesi gerek. Çünkü oyuncak sektörü, mobil oyun sektörü, animasyon sektörü dünyayı besleyen ekonomiler.

Umarım farkına varılır. Umarım, bu alandaki herkesin yolu açık olur. Davetimizi kabul ettiğiniz için sağ olun.

 Siz de sağ olun…