ÜSTÜN CEHALET: ÖZEL YETENEKLİLERİN EĞİTİMİNDE CAHİLLİKLERİMİZ – Mahmut Çitil

Mahmut Çitil*

Bir kişinin doğuştan getirdiği, bir şeyi anlama veya yapabilme niteliğine “yetenek” denir. Yetenek, uygun çevresel koşullarda ve güçlü kişilik özellikleri ile birleştiğinde özel bir yapıya kavuşur. Bu nedenle bu yazımızda özel yetenekliliğin temellerine, özel yetenekli bireylerin özelliklerine ve bu konuda toplumda yer alan yanlış kanaat ve mitlere değinmeye çalışacağız.

3 yaşında okuma-yazma öğrenmiş bir çocuğa birinci sınıfta harf öğretmenin, 3. sınıfa devam eden ve kara deliklerle ilgilenen bir öğrenciye sınıfta maddenin hallerini anlatmanın, tek bilinmeyenli denklem çözebilen bir öğrenciye iki basamaklı toplama yaptırmaya çalışmanın olumsuz sonuçları olacaktır.

Her Çocuk Özel Yetenekli midir?

Özel yeteneklilik konusunda yaklaşık yüz yıldır bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. Tüm bu süreçte özel yetenekliliği açıklayan görüşler evrilerek gelişmiş ve çeşitlenmiştir. Konuyla ilgili ilk ve köklü çalışmaları başlatan Lewis Terman’a göre üstün/özel yetenek IQ ile ilgilidir. Buna göre bir kişinin zekâ yaşı takvim yaşına bölünüp 100 ile çarpıldığında ortaya çıkan sonuç IQ’dur. Bu hesaba göre zekâ yaşı 8 olan 6 yaşındaki bir çocuk üstün zekâlı olarak kabul edilmektedir. Terman ve takipçilerine göre zekâ, zekâ testlerinin ölçtüğü şeydir ve üstün zekâlı olmak için ortalamanın üstünde bir IQ skoru elde etmek gerekir. Yaklaşık yüz yıldır bu yaklaşım popülerliğini sürdürmektedir. Oysa özel yeteneklilik bu kadar basit ve matematiksel bir durum değildir. Zekâ testleri genellikle bilişsel yeteneği ölçer. Fakat yetenek çok daha geniş bir içeriğe sahiptir. Sonraları Howard Gardner gibi düşünürler de bu çeşitliliğe vurgu yapmıştır. Bu bakış açısına göre her bireyin sözel, matematiksel, görsel, işitsel, psikomotor, içsel, sosyal vb. alanlarda belli yetenekleri vardır. Gardner’a göre insanlarda bu yetenek alanlarının bazıları diğerlerine nazaran daha baskın ve gelişmiştir. Bu ve benzeri görüşlerin etkisiyle zekâ testlerinin tek başına yeterli olmayacağı, psikolojik, gelişimsel ve çevresel değişkenlerin dikkate alınması gerektiğine dayanan çoklu yaklaşımlar ön plana çıkmıştır. Örneğin Joseph Renzulli bir kişinin üstün yetenekli sayılabilmesi için hem genel yeteneğinin hem de belli bir alanda özel yeteneğinin ortalamanın üstünde olmasının yetmeyeceğini belirtmiştir. Renzulli’ye göre bunların yanı sıra kişide yaratıcılık ve motivasyon da olmalıdır. Yani bir kişinin IQ’sunun 130 olması ya da bir spor dalında çok iyi olması onun üstün/özel yetenekli olması anlamına gelmemektedir. Üstün bir başarı sergilemek için kişi çok iyi motive olmalı ve ortaya bir ürün koymalıdır. Anders Ericson’un da yeteneği istenen düzeye getirmek için 10 bin saat kuralını önermiştir. Ericson’un dediği gibi kesin bir zaman aralığı olmasa da bir kişinin bir alanda üstün başarı sergilemesi için zamana, çabaya ve sebata ihtiyacı vardır. Popüler bir deney olan “Marshmallow Testi” de bunu çok iyi örneklendirmektedir. Her çocuk özel, her çocuk biriciktir. Her çocuğun kendine has özellikleri ve belli alanlarda yetenekleri vardır. Ancak üstün/ özel yetenekli olmak için bir ya da daha fazla alanda akranlarından çok üstün performans göstermek ya da gizil güce sahip olmak, kendini motive etmek, azimli, çalışkan ve sebatlı olmak ve mümkünse ilerleyen yaşlarda ortaya bir ürün koyabilmek gerekmektedir.

Deha (2017) filminden

Özel Yeteneklilere Artı ve Özel Bir Eğitim Vermek Gerekli mi?

Özel yetenekli çocuklar geleceğin liderleri, sanatçıları ve bilim insanları olacaklardır. Bu çocuklar yeteneklerini geliştirmek için erken yaşlardan itibaren düzeylerine uygun öğrenme deneyimlerinden yararlanmalıdırlar.

Örneğin 3 yaşında okuma-yazma öğrenmiş bir çocuğa birinci sınıfta harf öğretmek, 3. sınıfa devam eden ve kara deliklerle ilgilenen bir öğrenciye sınıfta maddenin hallerini anlatmak, tek bilinmeyenli denklem çözebilen bir öğrenciye iki basamaklı toplama yaptırmaya çalışmak, evde kodlama yaparak kendi sitesini tasarlayan bir çocuğa bilgisayarın açmakapama tuşlarını öğretmeye çalışmanın olumsuz sonuçları olacaktır. Özel yetenekli öğrencilere ilgi, seviye ve yeteneklerine göre bir ortam ve eğitim sağlanmadığında bu öğrenciler okula ve eğitime karşı olumsuz tutum sergileyebilir, sınıfta çeşitli güçlükler çıkarabilirler. En kötüsü de baskılara dayanamayıp yeteneklerini köreltebilirler.

Özel Yetenekliler İçin En İyi Eğitim Modeli Hangisidir? Akranlarıyla Birlikte mi Olmalı Yoksa Ayrı Ortamlarda mı Eğitim Görmeliler?

 Özellikle anne-babaların bir kısmı özel yetenekli çocuklarının kendileri için açılmış özel okul ya da sınıflarda öğrenim görmesini istemektedirler. Bazı bilim insanları da bu çocukları gruplamanın onları toplumdan uzaklaştıracağı ve sosyalduygusal gelişimlerine olumsuz etkileri olacağını savunmaktadır. Bu tartışma araştırmacıların da dikkatini çekmiş ve bu konuda özellikle Batı literatüründe yüzlerce araştırma yapılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre tamamen doğru ya da tamamen yanlış denilebilecek bir model olmadığı anlaşılmıştır.

Özel yeteneklilerin eğitiminde genelde dört temel strateji kullanılmaktadır. Bunlar gruplama, hızlandırma, zenginleştirme ve mentorluktur. Gruplamada özel yetenekli öğrenciler akranlarıyla öğrenim gördüklerinden akademik benlik saygıları yüksek, sosyal kabulleri düşük olabilmektedir. Özel yetenekliler için açılmış okullara devam edenler üzerinde yapılan araştırma sonuçları ise tersi bulgular bildirmiştir. Burada da tüm öğrenciler özel yetenekli olduğu için öğrencilerin akademik benlik saygıları düşmekte, sosyal kabul ve uyum düzeyleri artmaktadır. Literatürde buna büyük balık küçük gölet (The big fish in the little pond) etkisi denilmektedir. Yani özel yetenekli bir çocuk akranlarının yanında büyük balık iken özel yetenekli yaşıtlarıyla büyük göletteki küçük balıktır. Hızlandırmada örneğin öğrenci okula erken başlayabilmekte, sınıf atlayabilmekte, üstten ders alabilmektedir. Özellikle ABD’de çok farklı hızlandırma türleri kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin liseye devam ederken üniversiteden ders alınabilmektedir. Böylece çok erken yaşlarda öğrenim tamamlanarak toplumsal üretime katkıya geçilebilmektedir. Ancak hızlandırma da sosyal gelişim açısından bir risk olduğu düşüncesiyle eleştirilmektedir. Özel yeteneklilerin eğitimi alanında kullanılan ve etkili sonuçlar veren diğer strateji ise zenginleştirmedir. Zenginleştirme sınıf içinde çeşitli düzenlemeler yapılarak öğrencinin ihtiyaçlarını gidermeye çalışan bir yaklaşımdır. Müfredatın içeriği, öğretim süreçleri ve öğrenciden beklenen ürün farklılaştırılır ve zenginleştirilir. Böylece aynı ortamda farklı yetenek ve ilgi seviyesine sahip öğrenciler birlikte öğrenirler. Zenginleştirme maliyetinin düşük olması ve öğrencileri akranlarından koparmadan uygulanması nedeniyle çok faydalı ve etkili bir stratejidir.

Bütün özel gereksinimli öğrencilerin nihayetinde toplumda bağımsız, üretici ve mutlu bir yaşam sürmesi hedeflenir. Toplum için hazırlanan bireylerin toplumdan koparılmadan eğitilmelerini beklemek de oldukça akılcıdır. Fakat okul içinde hızlandırma ve zenginleştirme stratejileri, destek özel eğitim hizmetleri ya da mentorluk gibi düzenlemeler yapılmadığında akranlarla bir arada olmanın özel yetenekli öğrenci için ne kadar faydalı olacağı tartışmalıdır. Bu nedenle özel yetenekliler için tek bir modelde ısrar etmek yerine karma bir modele geçilmesi, öğrencilerin özellikleri ve çevresel imkânları dikkate alınarak okullaşması çok daha yararlı bir yol olacaktır.

Otizm, görme veya işitme yetersizliği olup özel yetenekli tanısı alan çocuklar da vardır. Özel yeteneğin yanı sıra gelişimsel bir bozukluk veya yetersizliğe sahip çocuklara iki kere farklı çocuklar (Twice Exceptional) denilmektedir.

Özel Yeteneklilerin Genel Bir Fiziksel Görünümü Var mı?

Bazı araştırmalara göre özel yetenekli bireyler doğdukları andan itibaren akranlarına göre daha iri, uzun, güçlü ve sağlıklı bir görünüme sahiptirler. Daha erken yürür, erken diş çıkarır, erken konuşur ve erken okurlar. Genel olarak hastalıklara karşı daha dirençli ve sağlıklarını koruma konusunda daha özenlidirler. Ancak şunu açıkça belirtmekte fayda vardır. Özel yetenekli bireylerin genel bir görünümleri ve standart bir fiziksel özelliği olduğunu söylemek mümkün değildir. Üstün fiziksel özellikler üstün zekâ ya da yetenekten daha çok, genetik faktörlerle, üstün beslenme ve bakımın sonucu olabilir.

Tanınmış özel yetenekliler akademisyenlerinden olan James Webb’e göre özel yetenekli çocuğa sahip ebeveynler bunu ilk duyduklarında haklı bir gurur ve mutluluk yaşarlar. Ancak zamanla bunun o kadar da kolay bir süreç olmadığını anlarlar.

 Özel Yetenekliler Aşırı Hareketli midir? Özel Yetenekliler Aynı Zamanda Engelli Olabilir mi?

Her özel yetenekli çocukta yaşanmasa da daha hareketli olmak ile aşırı hareketlilik birbirine karıştırılmaktadır. Popüler söylemiyle hiperaktivite daha çok gelişimsel bir bozukluktur. Özel yeteneklilerde görülen daha hareketli olma durumu ile hiperaktivite arasında bazı temel farklar vardır. Polonyalı bilim insanı Kazimierz Dabrowski’nin Olumlu Ayrışma Teorisi’ne göre özel yetenekli bireyler beş temel alanda aşırı duyarlılık ya da yoğunluk (overexcitability) yaşarlar. Bunlar psikomotor, duygusal, hissel, bilişsel ve hayali alanlardır. Buna göre özel yetenekli bireylerde yüksek düzeyde zihinsel ve fiziksel enerji bulunur. Özellikle küçük yaşlarda devamlı araştıran, bir yerleri karıştıran, oyuncakların içini açan, sürekli soru soran çocukların daha az dinlendiği ve uyuduğu söylenebilir. Fakat dikkat eksikliği ve hiperaktivitesi (DEHB) olan çocuklarla özel yetenekli çocukları ayıran şey bunun ne amaçla yapıldığıdır. Özel yetenekli çocuklar eylemlerini bir amaca yönelik yaparlar. Genellikle meraklarını gidermek ya da bir şeyi keşfetmek için hareketli ve uyanık davranırlar. DEHB olan çocuklar ise daha çok amaçsız hareket ederler ve enerjilerini kontrol etmekte zorlanırlar. Otizm, görme veya işitme yetersizliği olup özel yetenekli tanısı alan çocuklar da vardır. Özel yeteneğin yanı sıra gelişimsel bir bozukluk veya yetersizliğe sahip çocuklara iki kere farklı çocuklar (Twice Exceptional) denilmektedir. İki kere farklı çocuklar yeni bir özel eğitim alanı olarak her geçen gün araştırmacıların ilgisini daha da çok çekmeye başlamıştır. Özel Yetenekliler Sosyal-Duygusal Açıdan da Akranlarından Üstün mü? Birçok kimse özel yetenekli bireylerin sosyal-duygusal açıdan da güçlü ve üstün olduğunu düşünmektedir. Bazı kişiler de “dâhilik ve delilik” arasında bir bağ olduğunu üstün bir zekâya sahip olmanın kişinin sosyal gelişimini olumsuz yönde etkileyeceğini düşünmektedirler. Araştırmaların büyük çoğunluğu özel yetenekli bireylerin ya akranlarına benzer ya da daha güçlü sosyal-duygusal özelliklere sahip olduğunu bildirmektedir. Aksini ispat eden araştırmalara göre de özel yetenekli bireylerde sıkça görülen mükemmeliyetçilik, aşırı duyarlılık ve asenkron gelişme onları daha savunmasız bırakmaktadır.

Özel Yetenekli Bir Çocuğa Sahip Olmak Avantaj mı?

Toplumda yaygın olan mitlerden biri de özel yetenekli çocuğa sahip olmanın havalı ve gurur verici bir durum olduğudur. Bu bakış açısına göre özel yetenekli bir çocuğu yetiştirmek de kolaydır. Tanınmış özel yetenekliler akademisyenlerinden olan James Webb’e göre özel yetenekli çocuğa sahip ebeveynler bunu ilk duyduklarında haklı bir gurur ve mutluluk yaşarlar. Ancak zamanla bunun o kadar da kolay bir süreç olmadığını anlarlar. Literatürdeki birçok araştırmaya göre özel yetenekli çocuğa sahip ebeveynler çocuklarına daha iyi bir eğitim ortamı ve yaşam sunmaya çalıştıklarından daha fazla stres yaşarlar. Yani özel yetenekli çocuk yetiştirme çabası sanılanın aksine zordur. Bu çaba onları maddi ve manevi olarak yıpratabilmektedir.

Zekâ ve Yetenek Kalıtsal mı Çevresel midir? Gelişir ya da Körelir mi?

Zekâ ya da yeteneğin kalıtsal mı ya da çevresel mi olduğu ve kimden geçtiği de popüler bir tartışma konusudur. Bireyin zekâ seviyesinin oluşmasında genetik faktörlerin oldukça belirleyici olduğu bilimsel araştırmalarla ispatlanmıştır. Özellikle tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan araştırmalar bu çocuklardan başkalarına evlatlık verilenlerin bile biyolojik ebeveynlerine daha benzer bir zekâ seviyesi gösterdiğini ortaya çıkarmıştır. Diğer taraftan çevresel koşullar üzerine yapılan yığınla çalışma da benzer kapasiteye sahip çocuklardan çevresel ve eğitsel imkânları daha iyi olanların daha başarılı olduğu ya da yeteneklerini daha iyi geliştirdiği sonucunu ortaya koymuştur. Aslında kalıtım da çevre de birbirinden bağımsız değildir. Yüksek kapasite ve yeteneğe sahip bireyler iyi bir beslenme, bakım ve eğitim gördüklerinde başarılı ve varsıl olma ihtimalleri artmaktadır. İyi bir eğitim gören, güçlü bir kariyere ve zengin bir çevreye sahip insanlar yine kendileri gibi insanlarla evlendiklerinde çok daha iyi şartlarda yaşayabilmektedirler. Benzer özellikteki bu kişiler çocuklarına hem genetik bir miras hem de güçlü bir sosyal çevre ve uyaran ortamı sağlarlar. Hamilelikten itibaren, bebeklik, çocukluk ve ergenlik döneminde çok iyi düzeyde bakım, iyi beslenme, iyi eğitim ve uyarana maruz kalan bu çocukların yaşıtlarından daha avantajlı olmaları gayet doğaldır. Literatürde bu duruma Mathew Effect denilmektedir. Bu kapsamda söylenebilir ki yetenek ve zekâ düzeyi hem kalıtsal hem de çevresel etkilerin birleşimiyle belirlenmektedir.

Zekâ gelişimi ise bireyin doğduğu andan ölümüne kadar süre içerisinde değişken bir yapıya sahiptir. Bazı düşünürler zekânın doğuştan geldiğini ve çok az artabileceğini ve ya gerileyebileceğini iddia ederler. Yine birçok düşünür zekânın okul öncesi çağa kadar geliştiğini ifade ederlerken başka düşünürler de bu gelişimin ergenlik yıllarına kadar uzadığını iddia ederler. Bu iddialar da ayrı bir tartışma konusudur ve kesin bir sonuca henüz ulaşılamamıştır. Terman ve Hollinworth gibi araştırmacılar özel yetenekli bireylerin zekâ gelişiminin yetişkinlik çağına kadar gelişmeye devam ettiğini söylese de bu iddialar da kesin olarak ispatlanamamıştır.

Özel yeteneklilik ya da üstün zekâlılığın kalıtsal mı çevresel mi olduğu, anneden mi babadan mı geçtiğinin aslında hiçbir önemi yoktur. Temel mesele çocuğun var olan performans düzeyinin en iyi şekilde geliştirilmesidir. Bunun için de iki tarafa büyük sorumluluk düşmektedir. Bu taraflardan ilki anne-babalardır. Anne babalar çocukları özel yetenekli olsun ya da olmasın çocuklarına güvenli bir ortam, uyarıcı bir çevre, iyi bir bakım ve sınırsız sevgi sunarlarsa çocukları için sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. İkinci taraf olan öğretmenler ise öğrencilerinin bireysel özelliklerini, kapasitelerini, ilgi ve gereksinimlerini iyi belirleyerek onlara uygun bir eğitsel ortam sağlamakla sorumludurlar. Bu ortamlarda zenginleştirilmiş içerik, süreç ve ürünlere odaklanarak, öğretimi farklılaştırarak öğrencilerinin akademik gereksinimlerini karşılamalıdırlar. Bunun yanı sıra öğrencilerinin sosyal gelişimlerini dikkate almalı, akranlar arası iletişimi güçlendirmeli ve olumlu bir sınıf atmosferi oluşturmalıdırlar. Bu görev ve sorumlulukları iki taraf da layıkıyla yerine getirdiğinde her çocuk potansiyelini gerçekleştirme fırsatına erişecektir. Ancak ebeveynler eğitici ya da akran gibi davranır, öğretmenler ne yapacaklarını bilemeyip destekleyici olmayan bir yaklaşım sergilerlerse sonuçlar hiçbir çocuk için iyi olmayacaktır.