TEMBEL ÖĞRENCİNİN OKUL SIKINTISINI ANLAMAK – Gülhan Tuba Çelik

Gülhan Tuba Çelik

İstanbul Esenler Özdebir Ortaokulu Müdürü



İşini kolayca ve keyifle yapmak isteyen çoğu öğretmen için tembel öğrenciler bir kâbustur. Dikkatini bir türlü size veremeyen, bütün iyi niyet girişimlerinizi sabote edebilen, aynı zamanda farklı ilerleyen zekâsı ve
muzipliğiyle size karşı işlediği bütün suçları da unutturabilen o tip.

Tembel öğrenci olmanın, tembel öğrenci olmak istemenin farklı motivasyonları olduğunu düşünen ve bu duruma özel bir yaklaşım getirmeye çalışan Daniel Pennac, bir öğretmen ve bir yazar. Üstelik geçmişi
de pek temiz değil, çünkü o da çocukluğu boyunca tembel bir öğrenci. Ne yaparsa yapsın kafasına girmeyen konular, bir dakikadan ikincisine varana kadar unuttuğu kavramlar var. Sosyoekonomik dezavantajlar barındırmayan, üstelik üniversite okuma oranının yüzde yüz olduğu bir çekirdek ailede, alışılagelmiş normlara bir türlü yetişemiyor.

“Hayır, tembel öğrenci hakkında bir kitap! Dersini anlayamamanın acısı ve
yıkıcı uzantıları hakkında.” (s, 22) diyerek tanımladığı Okul Sıkıntısı; birkaç öğretmen tarafından ve üstelik çok geç “kurtarılmış” tembel bir öğrencinin, öğretmen olduğu sınıfın arka sıralarına doğru genişlettiği sevecen bir bakışın hikâyesi. Pennac tembelliği ve tembellik motivasyonlarını
bakmaya pek alışık olmadığımız bir pencereden seyrediyor. Bunlardan dikkat çekici bir tanesinden söz edelim. Tembelliğin özgürleştirici etkisi ya da evsizler şarkı söyler:

“Biz öğrenciler gelip geçiyoruz, siz burada kalıyorsunuz! Biz özgürüz, siz müebbet yediniz. Biz başarısızlar belki hiçbir yere gitmiyoruz, ama en azından gidiyoruz! Kürsü, hayatımızın sefil parmaklıkları olmayacak.” (s. 60)

Bu satırlarda gördüğümüz ve hatta harflerinin içindeki iştahla bizi etkileyen ruh, tembelliğin alışılmadık bir yaşama sevinci barındıran o coşkusudur. Daniel Pennac’ın farklı bakış açısını ve kurabildiği empatinin
sevecenliğini şu paragrafta da oldukça iyi görürüz:

“’Kötü öğrencilerimiz’ (bir şey olamayacakları konusunda adı çıkmışlar) okula asla yalnız gelmez. Sınıfa giren bir soğandır: birkaç kattan oluşan hüzün, korku, endişe, içerleme, kızgınlık, yerine getirilememiş istekler, öfkeli vazgeçişler, hepsi de utanılacak geçmişten, tehditle dolu bugünden, faturası peşin kesilmiş gelecekten oluşan kabuklar. Bakın kabuk kabuk bedenleri ve sırt çantalarında aileleriyle geliyorlar işte. Ders, sırtlarındaki
yük yere bırakıldığında ve soğanın kabukları soyulduğunda başlayabilir ancak.” (s. 68)

Şüphesiz ki hiçbir öğretmenin gücü öğrencisinin sırtındaki yükü tamamen
almaya yetmez. Fakat bir “pencere” açmak her zaman elimizdedir. Boğuyorlar mı? Senin bakışınla nefes alsın. Ezilmiş mi? Varlığının
verdiği güvenle güç kazansın. Sevilmemiş mi? Gülüşünle yeniden umutlansın. Bu kadarını yapabiliriz. Bir “pencere” olabiliriz. Pennac kendi kurtarıcısı olarak da böyle öğretmenlerden söz eder. Sınıf tekrarlarına,
okuldan atılmasına, yatılı okul macerasına rağmen asla pes etmeyen öğretmenleri olmuştur. Pennac onlardan söz ederken ortak noktaları olarak yılmamalarını gösterir. Tutkuları ve anlatma iştahları öyle büyüktür
ki anlattıkları şeyi her seferinde yeniden yaratıyorlardır. Tıpkı bir sanatçı gibi. Pennac’ı kurtaran da bu olur. O öğretmenler, anlatma iştahları ve muhatabına değer vermekten hiç vazgeçmemeleriyle, öğrencilerini
saplandıkları bezginlikten çıkarmayı başarmışlardır.

Pennac Okul Sıkıntısı’nda öğretmenin yaklaşımları ile alakalı da orijinal şeyler söyler. “Öğretmen olarak y’lerimiz” tabirinden bahseder. Yani “yetersiz olduğun bölge”.

“Çünkü kendinden hoşnutsuz bir öğretmenin sizi azarlaması an meselesidir.” (s. 127)

Ayrıca Pennac “sıfırın sınırları” konusunda da öğretmeni uyarır. Bir öğrenci için sıfırın sınırlarını çizerken belki de o kadar cömert olmamalıyız: Asla geçer not alamaz. Sınıfta rahat duramaz. İyi çocuk olamaz.

İyi öğretmen, sıfırın sınırlarını daraltmak istemelidir. “Varlığıyla sınıfını dolduran bir öğretmen” eninde sonunda çoğu şeyi çözecektir.

Okul Sıkıntısı’nda “tembel öğrenci”ye ve “sanki hep haklı çıkması gereken öğretmen”e getirdiği farklı bakış açılarıyla keyifli bir okuma deneyimi sunan Pennac, kenar mahalledeki gençlerin üzerine yapışıp kalan şiddet eğilimi ve o mahallelerdeki okulların haksız yere gördüğü şiddet yuvası muamelesini de eleştirir. Sürekli yoksullaşmanın, kuşatılmışlığın, işsizliğin,
tüketim toplumu dayatmalarının tam ortasında okullar ya da gençleri hedef gösterenlere karşı Pennac’ın cümleleri, evrenselliğini de koruyarak manidar bir bakış sunmaktadır:

“İnsanlar birbirlerini her şeyden önce, kendi çatılarının altında, evlerinin için için kaynayan havasında, kendi sefaletlerinin tam ortasında öldürüyorlar.” (s. 231)

Pennac, tüketim toplumu, markalar ve “imaj olarak genç” kavramına da daha içeriden bir yorum getirerek tüm öğretmenlere yine evrensel ve haklı bir soru yöneltir:

“İmaj olarak varolmanın baştan çıkarıcılığı dışında, sadece işsizliği miras alacak ve tarihin cilvesinin çoğu kez geçmişlerini yasaklayıp coğrafyalarından kopardığı bu gençlere neler sunuyoruz? Dış görünüş
oyunu dışında başka –dinlenme, azıcık kendini unutma, kendini yeniden inşa etme anlamında- neye tutunabilirler ki? (s. 225)

Tembel öğrenci sorununa daha sıcak, daha empatik, daha sevecen bir yönden bakan Pennac “Baygın bir kırlangıç canlandırılması gereken bir kırlangıçtır, o kadar.” (s, 286) diyor kitabının son bölümünde. Ve bu çabanın sevgi sayılmasa da sevgiye benzer bir şey olduğunu ekliyor. Bizim inandığımız da her zaman bu oldu zaten: Sevmek, bir
insanı sevmekle başlar her şey.