RUH SAĞLIĞINIZ VE BESLENME ALIŞKANLIKLARINIZ – Deniz Şimşek

Deniz Şimşek*

Aç Olan Beden mi, Yoksa Ruh mu?


Yeni doğmuş, karnını doyurmak için annesinin memesi dışında pek de alternatifi olmayan bir bebeği düşünelim.

Sizce sadece açlık hissi midir bebeği meme arayışına yönelten iç güdü?

Hemen cevabını vermek istiyorum, bir bebek sadece acıktığı için annesini emmiyor; güvenlik, sıcaklık, şefkat arayışı; yani korunaklı bir alanın varlığını hissetme ihtiyacı, önemli içsel motivasyonlar yani güven duygusundan bahsediyorum.

Bizlerin yazılımındaki önemli bir kod bu. Bu yaklaşım sizleri ana sorgu alanlarından birine davet ediyor, aç olan beden mi, yoksa ruh mu? Açlık hissini sorgulama sürecinde bu dürtüyü fark ettiğiniz an itibarıyla besin arayışına yönelmeden önce kendinize bu soruyu yöneltmenizi istiyorum.

Fark edilemeyen her dürtü; kendiliğinden işleyen bir otomasyonun esiri yapar bireyi. Açlık hissinin gerisindeki mekanizmaları sorgulamaya başlayalım öyleyse.

Beden; her biri kendi alanı içerisinde organize olmuş, haberci yolaklar aracılığıyla kusursuz bir haberleşme ağının kullanıldığı trilyonlarca hücreyi, bu oluşumla iletişim ve iş birliği içinde olan trilyonlarca mikrop topluluğunu barındıran bir sistem. Yüzdüğü denizde sudan haberi olmayan bir balık gibiyiz. Farkımız, içinde olduğumuz düzeni anlama ve özelliklerini öğrenme motivasyonumuzdur.

Bedenin işleyişini kavrayıp iletişim dilini yorumlamayı öğrenmek, verdiği mesajları doğru algılamak; telaş içerisinde susturmak, baskılamak yerine ihtiyaçlarını tespit edip karşılayabilmek “gerçeğe” ulaşma yolculuğunda sağlam adımlar olacaktır. Bedenin sahibi gibi bir bilişten ötede, onun içindeki mucizevi bağlantılar silsilesinin gözlemcisi konumunda olmak; kendini bu sistemin bir konakçısı, misafiri, üyesi gibi bir kabulde olmak gibi. Anahtar nokta bedeni ve kendini yargısız bir gözlem yoluyla değerlendirmek.

Bu pencereden bakıldığında yeme, içme, emme, tüketme davranışlarının gerisinde hormonal ve biyokimyasal yanıtların beslediği “öğrenilmiş” ama farkında olmaksızın yaşantılanan, sonucu haz olan bir otomasyonu hesaba katmamız gerekiyor.

Gün boyunca birini tüketip diğerine aş erilen şeker ve basit karbonhidratlar insülin ve leptin hormonları üzerinden merkezî sinir sisteminde dopaminerjik sistemi harekete geçirir. Bu sistem insanda harekete geçtiğinde haz oluşur ve geçici bir keyif alma hâli ortaya çıkar. Son bir haftadır eşinizle ya da müdürünüzle yaşadığınız gerginlikler, iyi bir baba, özverili bir anne, başarılı bir öğretmen olamadığınız hislerinin ortaya çıkardığı suçluluk hisleri sizde sosyal bir geri çekilme yaratabilir.

Duygusal olarak zor zamanlar geçirdiğimiz dönemlerde tüketim miktarı epeyce artırılan basit şeker ağırlıklı atıştırmalıklar bedenimize ve ruhumuza ciddi zararlar verebilir. Biyokimyasal ve hormonal değişikliklerin yol açtığı kısa süreli olumlu değişiklikler bir süre sonra bağımlılığa dönüşmektedir. Duygularımızı konuşmak yerine atıştırmayı tercih eder hâle gelmekteyiz.

Sağlıklı bir insanda bu mekanizma tahmin edilenden çok daha az devreye girer, yani günümüzde insanoğlu; günün büyük kısmında yiyen, atıştıran, bir sonraki öğünü düşünen varlıklar haline dönüşmüş ve sahip olduğu açlık tokluk merkezinin duyarlılığının azalması sonucunda, hazzını yeme-içme dürtüsüne hapsetmiş görünüyor.

Yanlış Açlık Alarmı Fizyolojik pencereden bakıldığında açlık; hücrelerin hatta hücre içindeki mitokondrilerin, gerekli mikro besinlerin sağlanması amacıyla hormonlar aracılığıyla oluşturduğu bir uyarı sistemidir. Bu haberleşme sistemi içindeki aksaklıklar, fizyolojik anlamda da hatalı uyaranlar ortaya çıkarabilir. Yukarıda bahsettiğimiz ruhsal açlığa gıda tüketimiyle verilen yanıt gibi fizyolojik olarak hatalı sinyaller konusunda da şüphemizi sürdürmemiz gerekiyor. Örneğin krom, magnezyum düzeyiniz düştü, insüline yeteri kadar cevap veremediniz, açlık hissedersiniz. İnsüline hücrenin yanıtının zayıflaması, bu yüzden bedenin daha fazla insülin üreterek hücreyi doyurmaya çalışması bir süre sonra doyma sinyalinin beyine ulaşma sorunlarına yol açıyor. Açlık hissi fizyolojik anlamda da bir doyumsuzlukla perçinlenmiş oluyor.

Burası çok önemli; insülinin doğru kullanılamaması, magnezyumun, çinkonun, kromun düşük olması, hatta bağırsaklarınızda şeker tüketen kandida mantarının miktarının yüksek olması da sizin şekere aşermenize yol açabilir. Yani her uyaran doğru alarm olmayabilir.

Bunu doğru alarm olarak algılarsak günde 7-8 öğün beslenme ihtiyacı duyabiliriz. Sağlıklı bir insanda bu mekanizma tahmin edilenden çok daha az devreye girer, günümüz insanoğlu; günün büyük kısmında yiyen, atıştıran, bir sonraki öğünü düşünen varlıklar haline dönüşmüş ve sahip olduğu açlık tokluk merkezinin duyarlılığının azalması sonucunda, hazzını yeme-içme dürtüsüne hapsetmiş görünüyor. “Aman kan şekerim düşmesin, yedi öğün yapmalıyım, az ve sık yemeliyim, elim ayağım titredi vişne suyum nerede” gibi objektif olmayan verilerle gıdaya yönelme davranışı, kendinden uzaklaşmış büyük oranda hatalı sinyal üreten bir sistemin sonucudur.

Duygu Durumu ve Şeker Tüketimi

Çene yapınızdan, çiğneme sayınıza, enzim yetersizliğinden, tiroit fonksiyonlarına, kanınızdaki çinko düzeyinden, bağırsaklarınızdaki mikrobiyal floraya, beslenme esnasındaki ruhsal durumunuza kadar birçok faktör; ağzınıza aldığınız gıdanın ortaya çıkacak olan son ürününü etkileyecektir. Mesela şeker yediğiniz veya basit karbonhidrat tükettiğinizde, bağırsak sisteminizde fazla miktarda maya türü olan kandida varsa, bu durum bağırsaklarınızda alkol ve asetaldehit üretiminin habercisi olabilir, yani şeker yediğinizde alkole, asetaldehit gibi bir zehre maruz kalmış oluyorsunuz.

Normalde amacınızın düşen şekerinizin yol açtığı el ayak titremeleri için, enerji üretiminizi desteklemek olduğunu anlayabiliyorum. Şekerden piruvat, piruvattan asetil CoA denilen bir biyokimyasal madde üretip bundan da enerji ortaya çıkarma planınıza saygı duymakla birlikte, görüyoruz ki kandidanın da başka planları var, bu anlamda ağzımıza aldığımız bir besinin en son ürününe kadar sağlıklı parçalanması ve kullanılabilir hale getirilmesi büyük önem kazanıyor. Tıpkı duygularınız gibi, dışarıdan gelen bir uyaran; bir bakış, duruş, göz teması, bir söz ve ruhsal olarak sizde yarattığı hisler; bakın bunlar da sindirimdir. Çünkü aynı uyaranlara; farklı bireylerin maruziyetinde her birimizde farklı duyguları ortaya çıkarıyor.

Gıdayla duygu ve düşünceyi bir bağlamda kullanmak istedim, şöyle ki; bir besin maddesini tüketmeye başladığınızda, eğer sistemde negatif duygusal yük fazlaysa; bu korku veya kaygı olabilir, ana stres hormonu olan kortizol üretilmesine neden oluyor ve sonucunda sindirim enzimlerinizin salgılanması sekteye uğruyor.

Sindirim enzimlerinin salınım miktarları düşüyor, bağırsak hareketlerinde, özellikle yemek borusu hareketlerinde bozulmalar başlıyor. Hatta bağışıklık sisteminin bağırsaklarda hastalık yapan patojenlerden korunmasında ana rollerden birine sahip olan salgısal IgA düzeyleri de azalıyor.

Ruhsal süreçlerin ve bağırsakların fizyolojik mekanizmaları iç içedir. Bedenin gönderdiği sinyallerin fizyolojik kökenlerinin ve olası ruhsal zemininin gözden geçirilmesi önem kazanıyor.

Zihninize Hükmeden Doyum Araçları

Sık yeme sürecinde basit, işlenmiş karbonhidrat miktarı artar; şeker, tatlı, makarna, patates, pirinç gibi gıdalar insülin salınımını arttırdığı için çabuk acıkırsınız. Ne sıklıkla yemek yerseniz, o kadar sık acıkırsınız. Zihinde kodlanmış, tüm masayı yer bırakmaksızın dolduran tamamını tüketmenin mümkün olmadığı görsel olarak zengin içeriği fakir kahvaltılar, berrak bir çay fotoğrafı, harikulade görünen bir simit görseli, aslında midenize değil zihninize hükmeden doyum araçları.

Hipnotize olmuş beyinler, bu kodları çağrıştıran her uyaran sonrası açlık hissedecektir. Hâkim sistem; tüketim, açlık korkusu ve “doyumsuzluk” algısı yaratma üzerine kurulu. Yiyemeyeceğiniz kadar besin, kullanamayacağınız birçok özelliği olan cep telefonu, giyemeyeceğiniz kadar giysi, oturamayacağınız sayıda ev; “sahibi” olmanızı sağlayacak düzeyde algı oluşturulması modern kölelik düzeneğinin önemli araçları.

Sempatik Sinir Sistemi

İnsan bedeninde otonom sinir sistemi olarak adlandırılan, bizim bilincimiz dışında çalışan bir sinir sistemi mevcuttur. Otonom sinir sistemi, sempatik sinir sistemi ve parasempatik sinir sistemi olarak ikiye ayrılır. Basit anlamıyla sempatik sistem “savaş ya da kaç” yanıtını oluşturan stres dolu durumları ifade eder. Sindirim sürecinin büyük bir kısmı parasempatik sinir sistemi varlığında sağlıklı bir şekilde yürütülebilir. 120 aylık ev kredisi ödemesi olan bir kişinin yaşaması muhtemel bir ödeme krizi döneminde tükettiği besinleri düzgün bir şekilde sindiremeyecektir. Boşanma arifesinde bir çift, sınava hazırlanan ve kaygı duyan bir genç, sevdiği tarafından reddedilmiş hissi yaşayan birey, anne ve babaya ebeveynlik yapan kaygı düzeyi yüksek bir ilkokul çocuğu, işe giderken trans yağı bol poğaçasını hızla yiyen bir işçi, yediği gıdaları sağlıklı sindiremez.

Peki Ne Yapmalı?

– Açlık hissinin gerçek bir uyaran olup olmadığını gözden geçirmek hatta bir iki bardak su içmek ve bu süreçte açlık hissi öncesindeki hâkim duygularımızı gözden geçirmek işlevsel olabilir. Özellikle boşluk hissinin varlığı, duyguların tanımlanamayışı ve yok sayılması gibi uyaranlar açlığa yol açıyor olabilir.

– Öğün esnasında hesap yapma, tartışma, televizyon izleme; yemeğin sindirimi açısından son derece olumsuz uyaranlardır. Oturur pozisyonda, sessiz sakin, loş bir ortamda, yediklerinize duyulan şükran hissiyle, sevdiklerinizle göz teması kurarak yediğiniz yiyecekler sizi gerçek anlamda besleme potansiyeline sahiptir. Ne yediğinizin ötesinde nasıl yediğinizin çok daha büyük önemi vardır.

– Gıdaları iyi çiğnemek (beslenme esnasında konuşmamak), midenin asiditesini korumak (stres yönetimi, öğün başında ev yapımı elma sirkesi, fermente kırmızı pancar tüketilebilir) önemlidir.

– Öğün esnasında alkali gıdalar (özellikle soda maden suyu) tüketilmemeli ve su, öğünlerden en az yarım saat önce ya da bir saat sonra içilmelidir.

– Öğüne başlarken ortamda huzursuzluk varsa o öğün atlanabilir. Sindirilemeyen gıda sistem için büyük bir yüktür. Aç kalabilme yetisi metabolik olarak sağlıklı olma durumuyla eş değer diyebiliriz. Doğru beslenmeyi öğrenip uyguladıkça aç kalma süresinin giderek uzadığını hatta öğün yapmayı unuttuğunuzu göreceksiniz.

– Sık beslenmemek, hareketli yaşam, uyku düzeni, sağlıklı bir ruhsal sistem için temel gerekliliklerdir. – Karaciğeri temizlemek için iki öğün ile beslenecek duruma gelmelisiniz.

– Metabolik denge ve bağırsak probiyotik sağlığı açısından işlevsel olarak gıdaları tüketmelisiniz. (kaynağı güvenli etler, küçük balıklar, mevsim sebzeleri, baklagiller, lahana ve kırmızı pancar turşusu, çiğ badem, çiğ fındık, çiğ kabak çekirdeği, turp, hindiba, brokoli, karnabahar, soğuk sıkım zeytinyağı, ev yapımı elma sirkesi)

– Geç saatlerde tüketilen gıdalar, temizlik yapılacağı gün eve gelen davetsiz misafir gibidir. Saat 19.00’dan sonra katı gıdalarla beslenmeyi bırakmalısınız.

– Yediklerinizi sevdiklerinizle, komşuyla, kuşla, kediyle paylaşmak oksitosin düzeyinizi yükseltir ve varsa kaygı düzeyinizi düşürür, sindirim enzimi salgılamanızı, bağırsak hareketlerinin dengesini sağlar. Yani komşunuz açsa sağlıklı sindirimden söz etmek çok zor.