REFİK HALİD’İN TÜRKÇE SEVGİSİ-Mustafa Uçurum

Mustafa UÇURUM

Tokat 18 Mart Ortaokulu Müdür Yardımcısı

Bir edebî eserde olmazsa olmaz kurallar vardır. Eseri kalıcı kılacak, okuyucuya okuma zevkini yaşatacak en önemli kural; dilin inceliklerinden örnekler sunarak eseri vücuda getirmektir. Dil ki bir yapıtın temelini oluşturur. Sıradanlıktan arınmış, dilin özünü kullanarak oluşturulan eserler kalıcılık olma yolundaki en büyük engellerden birini aşmış demektir.

İster şiir olsun ister hikâye ya da makale olsun dili kullanmadaki ustalığın sergilenmesi anlamında hangi tür kullanılırsa kullanılsın dilin kıvrıklığının okuyucuya ulaşmasında önemli farklar içermez. Önemli olan, dilin sonsuz ikliminden oldukça fazla yararlanmasını bilmektir.

Dilin kıymetini bu dili kullananlar ya da dilin yoğun olarak kullanıldığı yerlerde yaşayanlar pek de bilmezler. Onlar için dil demek günlük ihtiyaçları ifade etmekte yeterli olan cümleler topluluğu demektir. Özellikle konuşma dili ile edebî dil ayrımına varamayanlar için dilin inceliğinden bahsetmek de çok zor bir uğraştır. “Derya içre olup deryanın kıymetini bilmemek” sözü dil için de kullanılabilir. Öz dilinden ayrı kalan, gurbeti içinde yaşayan, Türkçe bir söze hasret kalan için kendi dilinde konuşmak en büyük nimetlerden biridir.

Dilin incelikleri özenle yazılmış eşsiz eserlerde gizlidir. Kim ki bu eserlerin dünyasına girer, söz iklimine kavuşmuş demektir.

Bütün bu duyguları dopdolu yaşamak için Refik Halid Karay’ın Gurbet Hikâyeleri adlı eserini okumak yeterlidir. Refik Halid, edebiyatımızda en fazla sürgünlük yaşamış yazarlardan biridir. Bu sürgünlük Anadolu’nun en ücra köşelerinin yanında bazen de Anadolu topraklarının dışına, Ortadoğu’nun dört bir yanına kadar uzamıştır.

Dili kullanmadaki ustalığı, kıvraklığı ile Türk hikâyeciliğinde önemli bir yeri olan Refik Halid’in hikâyelerinde Türkçenin kusursuz anlatım güzelliklerine rastlamak mümkündür. Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünde yaşayan insanlardan tutun da Filistin çöllerinin kavurucu sıcağı altında karşılaşan iki Türk’ün konuştukları dile kadar her cümle eşsiz güzellikler sunmaktadır.  

Onun dillere destan “Eskici” hikâyesi ise Türkçe sevgisinin anlatıldığı bir başyapıttır. Birçok ders kitabına giren, okuma yazmayla pek ilgisi olmayanların bile okul sıralarında öğrenip de unutamadıkları bu hikâye, küçük bir çocuğun dünyasından memleket ve dil sevgisini dupduru bir lisanla anlatır.

Bütün büyüklerini kaybeden Hasan’ın kalacak kimsesi olmadığı için Filistin’deki halasının yanına gitmesini anlatan hikâyede işlenen asıl tema memleket ve dil sevgisidir. Bu önemli ayrıntı hikâyenin başında verilir. Gemi yolculuğuna çıkan Hasan gemi yol alırken bütün yolcuların eğlencesi olur. Ne zaman ki gemi limanlara uğrayıp Arap yolcuları almaya başlar ve Hasan önce memleketini sonra da dilini kaybeder işte o zaman büyük bir sessizliğe bürünür.

Dil insanın kalbinin sesi gibidir. Dilinden kopan insan kalbinin sesini de kaybetmiş demektir. Konuşacak kimsesi olmayan, derdini anlatmakta yetersiz olan insan büyük bir yalnızlığın içine doğru sürüklenir. Aynı Hasan gibi.

Hikâyede Hasan halasının yanında Arapça öğrenir ama bu dili hiç konuşmaz. Uzun bir suskunluğu yaşar. Yalnızdır, dilini konuşacak kimsenin olmaması onu iyice içine kapamıştır. Tâ ki eskiyici görene kadar. Eskici gelir, ayakkabı tamir etmeye başlar, onu izleyen Hasan, adamın çivileri ağzında tuttuğunu görünce içinden gelen bir duygu ile Türkçe olarak adama “Çiviler ağzına batmaz mı senin?” der. Bunu duyan adam çocuğun Türk olduğunu öğrenince onunla sohbet etmeye başlar. Aylardır susan Hasan bir çağlayan gibi konuşur.  Durmadan, nefes almadan konuşur. Adamın işi bitip de gideceği zaman Hasan öyle bir ağlamaya başlar ki evinden ayrılırken bile böyle ağlamamıştır. Çünkü aylar sonra Türkçe konuşan birini bulmuştur ama onu da az sonra kaybedecektir. Onun gitmesi bir daha Türkçe konuşamayacak olması demektir. Hasan memleketi için, dili için doğup büyüdüğü yerler için susmamacasına ağlar.

Dil insanın kalbinin sesi gibidir. Dilinden kopan insan kalbinin sesini de kaybetmiş demektir. Konuşacak kimsesi olmayan, derdini anlatmakta yetersiz olan insan büyük bir yalnızlığın içine doğru sürüklenir. Aynı Hasan gibi.

Refik Halid’in bu hikâyesi küçük bir çocuğun kalbinden seslenen, Türkçe sevdasını anlatan bir başyapıttır. Gurbet hikâyelerinin çoğunda bu sevgiyi gizli ya da açık olarak görmek mümkündür. Dil bir eserin temelini oluşturuyorsa onu en ince ayrıntılarıyla kullanmak da yazarın işidir. Yazar bu ayrıntıya özen gösterdiği müddetçe kalıcı olur.

Gurbet hikâyelerinde insanların yaşadıkları gurbet acıları anlatılmaktadır fakat en içli hikâyeler, memleketini zorunlu olarak terk edenlerin anlatıldığı hikâyelerdir. Çünkü oradaki kahramanların memlekete dönme ihtimalleri yoktur. Gizli saklı yaşadıkları gurbette karşılaştıkları bir hemşehrileri ile uzun uzun konuşurlar. “Su gibi, şelale gibi” dupduru bir Türkçeyle konuşurlar.

Onlar için anadillerini konuşuyor olmak bir nebze olsun memlekete yaklaşmaktır.

Oraların havasını teneffüs etmek, kokusunu duymaktır. “İstanbul” adlı hikâyede bir Türk’le karşılaşan kadın Türkçe konuşmanın coşkusuyla konuşur, konuşur. Fakat ne kadar konuşursa konuşsun bir gerçek vardır; memlekete dönmek imkânsızdır. “Bu mevsimde İstanbul’u bırakarak… Yazık! Ama değil mi ki döneceksiniz, dönmek elinizde… Biz gidemeyiz, sokmazlar.”

Refik Halid, dili kullanırken o kadar hassas davranır ki onun yazdıklarında kullanılan dilin sonsuz iklimine okuyucu ister istemez girer. Dil, kuşatıcıdır. Kullanılan dil akıcı olursa anlatım da o derece kusursuz olur. Dil anlatımı besler. Onun yazdıklarının bir solukta okunmasının en önemli yanı da dili kullanmadaki ustalığında yatmaktadır.

Dilimizin eşsiz güzellikteki eserlerinin dünyasına girmek için Refik Halid’in hikâyeleri bir giriş kapısı olabilir. “Eskici” hikâyesindeki Hasan’ın diline ve memleketine olan bağlılığı bir önsöz gibi derslerin başında, sohbetlerin arasında,  cümlelerin içinde sürekli okunmalıdır. Dilini doğru kullanamayanlar ne anlatırlarsa anlatsınlar etkileyici olamazlar. Cümleler kırık dökük kalır, sözler yerine ulaşamaz.

Dilin incelikleri özenle yazılmış eşsiz eserlerde gizlidir. Kim ki bu eserlerin dünyasına girer, söz iklimine kavuşmuş demektir. Önemli olan kapıyı aralamak.