ORMANIN KALBİNDE BİR MASAL OKULU

ÖZGÜR ARAS TÜFEK

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarlardan birinde değil; tam da bu ülkede, bu güzelim topraklarda, canım İstanbul’da yaşayan ama canı çok sıkılan öğretmenler varmış. Bu öğretmenler her gün trafikle, egzoz dumanıyla, korna seslerinin gürültüsüyle okula gidip canı sıkılan yüzlerce, binlerce öğrenciye ders anlatırlarmış. Anlatırlarmış, öğretirlermiş ama çocukların gözlerindeki gri bulutlar dağılmaz öğretmenlerin yüreğini bir girdap kaplarmış.

Günler böyle gelip geçerken bir gün güneş daha parlak doğmuş ve bu canı çok sıkılan öğretmenlerden birinin aklına birdenbire küçükken anneannesinden dinlediği Göğsü Kınalı Serçe masalı gelmiş. O eski günlerdeki çocuk masumiyetini, kurduğu hayalleri, oyunlarını, arkadaşlarını, anneannesinin eşyaya bile şefkatle dokunan ellerini hatırlamış… “Buldum!” demiş. Ve artık ben de masal anlatacağım, tıpkı eski günlerdeki gibi… Masal anlatmaya başlayınca bir de ne görsün? Meğer başka başka yerlerde onun gibi masal anlatan farklı öğretmenler de varmış. Haber etmişler birbirlerine; “Toplanalım buluşalım, birbirimize bildiğimiz masalları öğretelim” demişler. Masalları öğrenmekle de kalmamışlar, hep birlikte İstanbul’un dört bir yanına dağılıp okul kütüphanelerinde çocuklara masallar anlatmışlar. Duyan duymayana söylemiş, zamanla bu öğretmenlere “Masal Öğretmenler” denir olmuş. Masal Öğretmenlerini duyan yüzlerce öğretmen “Biz de aranıza katılmak istiyoruz, biz de masallar öğrenip anlatmak istiyoruz.” demiş.


Masal Öğretmenlerin sayısı epey artınca toplanacak bir yer aramaya başlamışlar ve Üsküdar Validebağ Korusunda, ormanın kalbinde, terk edilmiş bir ev bulmuşlar. Camları kırık, duvarları küflü, sandalyeleri kırık dökük… Ama burası onlara saray gibi görünmüş. Çünkü bu terk edilmiş evin öyle güzel, öyle sıcak ahşap bir çatısı varmış ki görenleri hayran bırakmış. Neyse efendim, bu Masal Öğretmenler bu çatı altında toplanmaya başladıkları ilk gün hiç olmayacak bir şey olmuş. Masal bu ya, ülkenin büyük büyük müdürü uzun mu uzun, iyi kalpli Bakanı o terk edilmiş eve birdenbire gelivermiş. Meğer bu Bakanın ülkesinde olup biten her şeyden haberi olurmuş. Ormandaki haber güvercinleri çocuklar için masallar için bir araya gelen bu öğretmenlerden haber götürmüş ona. Gelip görmek istemiş o da. Tek tek elini sıkmış masal öğretmenlerin, gözlerinin içine bakmış, masal çemberlerine oturmuş, bir masal anlatıvermiş. Olmuş mu size ballı lokma! Masal Öğretmenler o günden sonra hiç durmamış. Bir yandan boş zamanlarında okullarda masal anlatmaya giderken bir yandan da her cumartesi toplanıp yeni masallar öğrenmeye, daha iyi masal anlatabilmek için çalışmaya devam etmişler.

Günler günleri kovalamış. Her geçen gün masal dinlemek isteyen, masal anlatmak isteyenlerin sayısı artıyormuş. Masal Öğretmenler bir araya gelip kolları sıvamışlar ve o terk edilmiş evi kendilerine ve masal dinlenmeye gelen çocuklara yuva yapmaya karar vermişler. İlk önce masal yuvalarını rengârenk boyamaya başlamışlar. Sonra günlerce, haftalarca minik kuşlar gibi didinip durmuşlar. İstemişler ki masalların çocukların ve masal öğretmenlerinin güzel bir yuvası olsun. Kolay olmamış elbette. Yollarına dikenler, tümsekler, kuyular, taşlar çıksa da hiç vazgeçmemişler. Birbirlerinin gözlerinden güç almışlar ve sonunda hep beraber el ele kurmuşlar İstanbul Masal Okulu’nu… İstanbul’un tam ortasında, ormanın kalbinde masal okuluna her gün şehrin dört bir yanından 100 öğrenci geliyormuş masallar dinlemeye, oyunlar oynamaya… Yüzlerce öğretmen de masal okuluna eğitim almaya geliyormuş…

Gökten üç elma düşmüş biri hayallerinin peşinden koşan masal öğretmenlerin, biri yeniden masallarla büyüyecek çocukların, biri de bütün masalın anlatılmasına ilham veren biricik Bakanımız Ziya Öğretmenimizin başına…