OKUDUKÇA…

HATİCE BİLDİRİCİ

Masanın üzerinde bir kitap duruyor. Ona doğru yaklaşıyor, elinize alıyorsunuz. Avucunuzun içine kitabı açıyorsunuz, okumaya karar veriyorsunuz. Rahat bir köşe bulup oturdunuz ve ilk cümle… İşte başladınız, artık başka bir dünyadasınız.

Okumanın önemi üzerine hepimiz nice veciz sözlerin muhatabı olmuş, nice tiratlar dinlemişizdir. “Kitabın önemi, okuma alışkanlığı kazanmanın yolları, okuma kültürü, neden okumalıyız?” gibi başlıklar havada uçuşur konusu kültürel meseleler olan ortamlarda. Bu kadar dillendirilen, zaman zaman hakkındaki gürültü kirliliğinde değer kaybeden, uğruna kitaplar yazılan; derslerin, konferansların, televizyon programlarının, müfredat kazanımlarının konusu, Türkçe ve Edebiyat dersi öğretmenlerinin asıl meselesi olan “kitap okumak” nedir? Niye bu kadar önemsenir? Kimse kitap yazmasa ve okumasa ne olur? Okuyanlara ne olmuştur? Mesela başları göğe ermiş, en mutlu insanlar onlar mı olmuştur? Daha sağlıklı daha uzun ömürlü daha varlıklı daha itibarlı mı olmuşlardır bu çok okuyanlar? Genellikle gözle görülür, elle tutulur sonuçları yoktur okumanın. Duyusal âlemin konusu değildir çünkü; imgesel ve kavramsal âlemde sonuçlar doğuran, insanlığı sessizce olduğu yerden yukarılara çeken bir eylemdir. İnsanın hislerine, vicdanına ve aklına seslenen, bütünlüğü ve insicamı olan bir kitap; okurunu olduğu yerde bırakmaz. Bu ilerlemenin basit ölçümlerle değerlendirilmesi ise imkânsızdır.

“Kitap meçhule açılan bir kapıdır” der Cemil Meriç Bu Ülke’de, o meçhulü yeni keşifler yapılan uçsuz bucaksız bir okyanusa benzetir sonra da. Bir arkadaşım; bir ömrüm var elimde, okuyarak başka ömürlerin şahidi oluyor hatta kendimi oradaki kahramanların yerine koyarak sanki başka yaşamlar sürüyorum, çoğalıyorum, tek dünyamı çok ediyorum, zenginleşiyorum…” demişti. Bu zenginleşme ve çoğalma; kendini merak ettiği için, satır aralarında kendine rastlayacağını, derdine derman bulacağını, kendine benzeyenleri görüp teselli olacağını, ibret alıp gelişeceğini, büyük resmi göreceğini, bir hikâyenin içinde uzaklara gidip dinleneceğini, diğerini anlayacağını, hatta belki de küçük dedikodularla şenleneceğini düşünerek olur.

Madem okumanın elzem olduğunda hemfikiriz, yeni neslin ekran karşısında şekillenen dünyasında kitabı, hevesle yaklaşılan bir nesne haline nasıl getirelim? Meramım kendimce bulduğum birkaç yolu paylaşmak:

Bunlardan ilki, tavsiyede bulunacak kişinin okumayı sürdürülebilir bir davranışa dönüştürmüş olması. Dişleri kirli ve ağzı kokan birinin diş fırçalama alışkanlığının öneminden bahsetmesi nasıl abesse okumayı yaşamının bir parçası haline getirmemiş kişinin okuma tavsiyeleri de ahkâm kesmekten ileriye gitmez. Eğer kendimiz okumayı sevmiyor ya da sevsek bile sürdüremiyorsak; öğrencilerimiz ve çocuklarımız da dâhil kimseye bunu salık vermemeliyiz. Rol modelin eğitimdeki yeri burada da sabit. Okumadığı halde okuma önerisinde bulunan yetişkinlerin “Sınavlarda işe yarar paragraf sorularını rahat çözersin, kitap oku çocuğum” dediklerini de duymuşuzdur. Bu; okuma alışkanlığını değersizleştiren, menfaat ilişkisine dönüştüren bir tutumdur kanaatimce. Paragraf sorularında başarılı olmak için sınava hazırlık aşamasında çözülen soru sayısını birkaç kat artırmakla da başarı sağlandığı bilinen bir gerçektir. Okumanın muradını sınava indirgemek kanaatimce edebe mugayirdir.