ÖĞRENMEDE DÖNÜŞÜM: ZEKÂ PARADİGMASININ DÜŞÜŞÜ – Şule Alan

Şule Alan

Prof. Dr. – European University Institude- Bilkent Üniversitesi

Bilim dünyası, uzun yıllar akademik başarının ve sonrasında gelen mesleki ve sosyal başarının vazgeçilmezi olarak zekâyı işaret etti. IQ testlerinin ortaya çıkması ile güç kazanan bu “zekâ” paradigması özellikle ABD’de sosyoekonomik açıdan dezavantajlı çocukların zekâlarını geliştirmek için yüksek maliyetli eğitim ve sağlık programlarının gelişmesine önayak oldu. Bu programların en çarpıcı olanı Perry Okul Öncesi Projesi’dir.

Perry Projesi’nin davranış bilimciler açısından asıl önemi yıllar sonra katılımcılar yetişkinliğe ulaştıktan sonra belirmiştir. IQ puanlarında temelde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen okul öncesi eğitimi alan çocuklar yetişkinlik yaşamlarında bu eğitimi almayan çocuklara nazaran hem akademik hem de sosyal alanda önemli pozitif farklılıklar göstermiştir. Bu kişilerin ortalamada daha fazla gelire sahip olmanın yanında suça daha az meyilli oldukları, fiziksel olarak da daha sağlıklı oldukları saptanmıştır.

Perry Projesi’nin uzun dönem sonuçları ve son yıllarda Türkiye de dâhil birçok ülkede yaptığımız saha çalışmaları ile öğrendiğimiz çıktılar, sözünü ettiğimiz tek boyutlu zekâ paradigmasının geçerliliğini ciddi biçimde zayıflatmıştır. 

Söz konusu saha çıktılarının en önemlisi başarıda zekâ dışı becerilerin rolünün düşünülenden çok daha önemli olduğunun net biçimde gösterilmesi olmuştur. Bu beceriler psikologların “karakter” olarak nitelendirdikleri, ekonomistlerin ise değişebilirliğe vurgu yapmak için “sosyal duygusal beceriler” olarak nitelendirdiği kişisel özelliklerden bazılarıdır. Bu özelliklerin arasında sabır, öz denetim, öz güven, azim, sebat gibi kişisel becerilerin yanı sıra empati, güven, uyum gibi sosyal beceriler de zekânın başarıdaki önemini ciddi anlamda zayıflatan ögeler olarak öne çıkmaktadır.

Zekânın Tamamlayıcıları: Sosyal Duygusal Beceriler

2000 yılında ekonomi alanında Nobel ödülü alan, Chicago Üniversitesinden Profesör James Heckman’a göre Perry programı ile okul öncesi eğitim alan çocuklar iki yıl süren, planlı aktiviteler içeren bir programa tabii tutularak sosyal, psikolojik ve davranışsal olarak eğitim almamış çocuklara göre daha iyi gelişmiş ve bu karakter kazanımları yetişkin yaşamlarında etkili olmaya devam etmiştir. Perry’nin şaşırtıcı şekilde pozitif görünen uzun dönem çıktılarının ana nedeni Prof. Heckman’a göre işte bu kazanımlardır.1

Son yıllarda davranış bilimciler olarak odaklandığımız konu bu becerilerin nereden geldiği, nasıl şekillendiği ve tabii okul ortamında ne ölçüde artırılabileceğidir. Aralarında başarı ile doğrudan ilişkisini net olarak saptadığımız bazı beceriler kişisel ve sosyal beceriler olarak iki gruba ayrılabilir. Kişisel beceriler içinde “sabır”, “azim” ve “merak” son yıllarda davranışsal yöntemlerle ölçebildiğimiz ve belli başlı başarı kriterleri ile ilişkilendirebildiğimiz özelliklerdir. Bilişsel empati, uyum ve güven ise yine ölçüp bu ilişkilendirmeyi yapabildiğimiz sosyal becerilerdir.

Sabır

İyi şeyler onları bekleyebilene gelir.

Mary Montgomerie Currie

Sosyal duygusal becerilerin bir davranış bilimci için en göze çarpanlarından biri “sabır” becerisidir. Bu beceri, restoranda muhteşem görünümlü bir tatlıya direnip salata yemek ya da arkadaşların ısrarına rağmen bir kafeye gitmek yerine ertesi günkü sınava çalışmak gibi kısa dönem hazlardan uzun dönemde daha büyük bir getiri için vazgeçebilme becerisidir. Suça eğilimden akademik başarıya kadar birçok önemli olgu ile ilişkisi olan bu beceri birçok ekonomistin gelir dağılımındaki eşitsizliğin de kaynağı olarak gösterdiği yani eksikliğinin fakirlikle özdeşleştiği çok önemli iktisadi bir değişkendir aynı zamanda.

2014 yılında İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz saha çalışmasında, 8-11 yaş aralığındaki ilkokul öğrencilerinde aynı bulgular Türkiye için de tekrarlanmıştır. Genel olarak aynı IQ düzeyindeki öğrencilerden tüketime karşı sabır ve öz denetim gösteremeyen öğrencilerin aynı zamanda akademik olarak başarısız olan öğrenciler olduğu gözlemlenmiştir. Bu öğrenciler aynı zamanda disiplin ve davranış sorunu yaşayan öğrenciler olarak saptanmıştır. Bu çalışmayı dünya literatürüne taşıyan yani bilimsel olarak özgün kılan özellik ise bir insanın eğitim yoluyla sabırlı kararlar vermeyi öğrenebileceğini gösterebilmemizdir. Bunu yapabilmek için öncelikle çocuklarımıza “sabır” becerisini en ilginç ve eğlenceli şekilde anlatan ve sabırlı olmayı bir erdem olarak gösteren tecrübe temelli bir müfredat hazırladık. Bu müfredatın etkili olup olmadığını ölçebilmek içinse İstanbul’da ilkokullar arasından rastgele seçtiğimiz bir grup okula müfredatı sunarken diğer grup okulları kontrole aldık.

Ölçümlerimiz bize “sabır” programın hem kısa dönemde hem de program bittikten 3 yıl sonra etkili olmaya devam ettiğini gösterdi. Sabır eğitimi alan ilkokul 3 ve 4. sınıf öğrencilerimiz önlerine koyduğumuz tüketim kararlarında eğitim almayan ama aynı özelliklere sahip diğer öğrencilerden yaklaşık %20 oranında daha sabırlı kararlar verdiler. Dahası, eğitim alan öğrencilerimizin okul içinde gösterdikleri davranış problemleri %10 düzeyinde azaldı. 2

Azim

Dene, başarısız ol, yine dene, yine başarısız ol,

daha iyi başarısız ol.

Samuel Beckett

Akademik başarı söz konusu olduğunda “azim” becerisinden bahsetmemek imkânsız. Azim becerisi yaşanılan başarısızlıklardan yılmadan hatta bu başarısızlıkları etkin şekilde kullanarak ulaşılmak istenen hedefe doğru gidebilme becerisidir.

Sabır becerisinde olduğu gibi azim çalışmamızda da öncelikle davranışsal ölçüm metotları kullanarak akademik başarı ile azim ilişkisini Türkiye sahasından topladığımız verilerle, IQ seviyeleri aynı olan çocuklar arasında belli bir konuda azim gösteren ve başarısızlık karşısında yılmayan çocukların aynı zamanda akademik olarak başarılı çocuklar olduklarını gösterdik. Bu çıktılardan sonraki doğal soru ise bir insanı herhangi bir iş karşısında azimli kılan gücün ne olduğuydu. Yani neden bazı insanlar defalarca başarısız olduktan sonra yoluna devam edebilme gücüne sahipken bazıları ilk yenilgide geri çekiliyor sorusu.

Ünlü Amerikan psikolog Prof. Carol Dweck bireyler arasında gözlemlediğimiz azim farklılıklarının özel bir zihinsel durumun sonucu olduğunun altını çiziyor. Prof. Dweck’in “gelişim mantalitesi” diye adlandırdığı bu zihinsel durum, zekânın doğuştan gelen sabit bir kişisel özellik olmayıp geliştirilebilecek bir özellik olduğuna duyulan inançtan başka bir şey değil. Prof. Dweck çalışmalarında bu inancı yüksek seviyelerde olan insanların, çok azimli ve sebatkâr olduklarını ve yaptıkları her işte çok başarılı olduklarını verilerle çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

İstanbul’da yaptığımız aynı çalışmada, azim becerisinin okul ortamında özel eğitim almış öğretmenler tarafından geliştirilebileceğini açık ve net bilimsel kanıtlarla dünyaya gösterdik. Bu çalışma, hazırladığımız 12 haftalık bir “gelişim mantalitesi” müfredatı ve bu doğrultuda gerçekleştirdiğimiz öğretmen eğitimleri ile yapıldı. Çalışmanın sonucunda öğrencilerimizin başarısızlığa ve zekâ paradigmasına bakışında ve davranışsal olarak azimlerinde çok önemli değişiklikler saptadık. Çalışmayı dünya literatürüne kazandıran önemli özellik ise bu müfredatı alan ilkokul çocuklarından elde edilen matematik başarısı olmuştur. Uygulanan müfredattan 3 yıl sonra bile (çocuklarımız ortaokulda iken) matematik test skorlarındaki %20’lik pozitif etki devam etmektedir.

Merak

“Ben özel bir yetenek değilim, sadece ölesiye merak ediyorum.”

Albert Einstein

Merak, birçok karakter özelliği içinde belki de anlaması ve ölçmesi en zor olanlardan biri. Böyle olduğu için de davranış bilimciler tarafında az çalışılmış bir özellik olması şaşırtıcı değil. Bu özelliği anlamanın ve ölçmenin zorluğu merakın daha önce bahsettiğimiz azim ve sabır gibi becerilerden farklı olarak çok boyutlu olmasından kaynaklanıyor.

Merak aslında doğuştan getirdiğimiz bir özellik. Normal bir bebeğinin davranışlarına dikkatle bakıldığında aslında bir bilim insanı gibi hareket ettiğini görürüz. Bebek sürekli olarak bir hipotez kurup bu hipotezi ampirik olarak test eder. Elini fişe sokmaya çalışmasından telefonunuzu balkondan aşağıya atmasına kadar yaptığı hemen her şey kafasında oluşturduğu bir sorunun cevabını bulmak için yaptığı bir deneydir. Bu deneyleri sosyal öz denetim mekanizmaları henüz gelişmediği için de birbiri ardına hızla yapar.

Son yıllarda nörobilim çalışmalarından öğrendiğimiz bazı gerçekler merakın beynimizin haz-ödül merkezi ile ilişkili olduğunu göstermekte.

Dr. Gruber ve ekibinin ortaya koyduğu merakın nörolojik mekanizmalarının eğitim sistemlerinin dizaynı için elbette çok ciddi sonuçları var. Ama bu bulguların eğitim politikalarına nasıl yön vereceği konusunda herhangi bir yol haritası maalesef yok. Bu konuda herhangi bir ilerleme kaydedebilmek için önce merak dediğimiz bu çok boyutlu özelliği ölçebilmemiz, hangi etmenlerden etkilendiğini ortaya çıkarabilmemiz gerekiyor. Okul ortamında desteklenmesine ve büyümesine yardım edici müfredat ve pedagojik sistemleri belirlememiz bu ölçümleri doğru yapabilmemize bağlı.

2018 de bu zorlu probleme ilk atağımızı yapmak için yine Türkiye sahasına indik. Yaptığımız ön çalışmalarla Türkiye’de ilk ve ortaokul çağındaki çocuklarda merakı davranışsal olarak ölçebildik. Yaptığımız ölçümlerde aynı IQ’ya sahip çocukların herhangi bir konuya merak duyanlarının o konuda kendilerine verilen tüm bilgileri uzun dönem hafızalarına yerleştirdiğine dair ciddi kanıtlar elde ettik. Bu ölçümlere dayanarak ebeveynlik tarzımızın ve okul iklimimizin çocukluk merakını negatif yönde etkileyen iki ana faktör olduğunu ortaya çıkardık.

Bundan sonraki doğal soru ise “Başarı ile birebir ilişkili merak becerisini sınıf ortamında öğretmeni eğiterek nasıl koruyabiliriz?” oldu. Bu zorlu proje için kolları sıvadığımızda Millî Eğitim Bakanlığında öğrenme yöntemlerini iyileştirme konusunda önemli adımlar atılmaya başlanmıştı. Bu adımların en büyüğü eğitim ve öğretimin tecrübe temelli olarak tasarlanması ve sosyal ve duygusal gelişimin bu işin merkezine oturmasını öngören “tasarım beceri atölyeleri” uygulaması. Merak becerisini harekete geçiren bu uygulamanın çocukların öğrenme süreçlerine şimdiden büyük bir katkı sunacağını söyleyebiliriz.

Başarıda Okul İkliminin Rolü: Sosyal Beceriler

Son yıllarda yapılan deneysel çalışmalar, yukarıda bahsi geçen kişisel beceriler kadar sosyal becerilerin de başarıdaki önemine dikkat çekmektedir. Empati, uyum, güven gibi sosyal beceriler ortak bir hedef için çalışan tüm gruplarda verimliliği destekleyen özellikler olarak öne çıkmakta. Bilimsel çalışmalar göstermiştir ki birbirine güven duyan, görüş farklılarını hoş gören tüm gruplarda verimlilik bunu yapamayan gruplara göre çok daha yüksek.

Türkiye’de 2018’de başlattığımız bir diğer araştırma, okul içinde akran şiddetinin ve birbirine güvenin, öğrencilerin empati düzeyleri ve akademik başarı ile ciddi biçimde ilişkili olduğunu gösterdi. Bir başka insanın düşünce tarzını anlamaya gayret eden, başka bir deyişle “hâlden anlayan” öğrenciler her şeyden önce birçok konuda daha makul kararlar verebilen, şiddetten uzak ve öfke kontrolü olan başarılı öğrenciler.

Peki, okul ortamında sosyal becerileri öğretmen yoluyla geliştirmek mümkün mü? Bu konuda 80 okulu kapsayan bir saha çalışmasında aldığımız yeni veriler çok umut verici. Yürüttüğümüz “Birbirimiz Anlıyoruz” projesi ile bizden “empati” konusunda eğitim alan öğretmenlerin 2018-2019 akademik yılı boyunca yaptığı çalışmalardan önemli bilimsel çıktılar aldık. Bu projenin sonunda yaptığımız davranışsal ölçümlerde okullarda akran şiddetinde %50 azalma, sınıf içi etnik ayrışmada %30 azalma ve öğrencilerin birbirine güveninde yaklaşık %20 artış saptadık.

Özetle çocuklarımıza proje bazlı çalışma şartlarını sağlamak, ilgi ve yatkınlıklarına göre projeler geliştirip denemelerine, yanılmalarına, tekrar deneyip tekrar yanılmalarına izin vererek onları meraklı bireyler hâline getirmek eğitim sistemimizin asli görevi olmalı.

Ayrıca, yaptığımız tüm saha çalışmaları yukarıda sözü geçen becerilerin çocuğun gelişmesinde öğretmenin, aileden sonraki en önemli kişi olduğunu gösterdi. Yani öğretmen sadece bilgi aktarıcı değil, çocuklarımızın karakter özelliklerini şekillendirici, onlar için rol modeli özelliği taşıyan bir yetişkin. Bu durumda, tüm reformların alt yapısı öğretmen seçimi, eğitimi ve monitör edilmesi ile eş zamanlı hazırlanmalı ve geliştirilmeli.

Her şeyden önce mesleğine inanan, bilimsel kanıtlarla sürekli beslenen ve bu kanıtları sınıf içi pratiklerini geliştirmek için kullanan öğretmenlere ihtiyacımız var.