HUZUREVİNDEKİ RUHU GENÇ ÖĞRETMENLER – Söyleşi: Hülya Ağın Haykır



İstanbul Altunizade’de, Validebağ Korusu içinde, emekliliğini sükûnet ve keyifle geçirmek üzere bir araya gelmiş ruhu genç insanların yaşadığı bir köşe var: Mustafa Necati Bey Öğretmen Huzurevi. Kimi zaman derin sohbetlerin yapıldığı kimi zaman şarkılar söylenip oyunların oynandığı, sazlı sözlü, neşeli günlere dalıp gitmelerin eklendiği bu huzurlu evi biz de ziyaret ettik. Görmüş geçirmiş emektar bu öğretmenlerimiz bizi misafir ettiler. Onlarla uzun uzun sohbet ettik. Onlardan haberdar olmanız, yolunuz düşerse ziyaret etmeniz için bir vesile olarak sohbetimizin bir kısmı burada:


ZERRİN ÖĞRETMEN

Zerrin Öğretmenim, bu huzurevinin en büyüğü sizsiniz. En eski sakini de… Huzurevinde yaşamayı seviyor musunuz?

Evet. Huzurevinde isteyerek kalıyorum. Çağımızda bir gereklilik olduğunu
düşünüyorum. Amerika’da bütün yaşlılar huzurevlerindeler. Ayrı ayrı odalarda birer bakıcı ile bakılıyorlar. Biz de burada toplu olarak çok ilgi görüyoruz. Ben 20 senedir buradayım ve hâlimden çok memnunum.

Yaşınızı sorsam ayıp olmaz herhâlde…

Yaşımı söyledikten sonra evde kalmam inşallah. (Gülüyoruz… Fonda fısıldaşmalar…) Doksan beş yaşına girdim.

Sizde anı çoktur…

-Pek çok… Yakın zamanda bizi bir liseye götürdüler. Ben o zaman daha gencim, bir on sene evvel falan. (Göz kırpıyor.) Baktım genç bir kız bir ağacın altında ağlıyor. Kızım niye ağlıyorsun, dedim. “Babam bir zayıfım olursa beni okuldan alacağını söyledi. Zayıfım var, intihar edeceğim.” dedi. Kızla konuşa konuşa yıllar içinde üniversiteye kadar okumasına yardım ettim. Üniversiteyi bitirmek için iki dersi kaldı, dedim ki: “O iki dersini de verirsen diplomanı altın çerçeveyle odama asacağım, bana bir şey olunca alıp götürürsün.” Okulunu bitirdi. Geçen gün beni ziyarete geldi. Hayatımı size borçluyum, dedi. Hayır, dedim; kendine borçlusun. Ben sadece sana
yolu gösterdim.

Öğretmenliğin emekliliği yok herhâlde. Gezmeye giderken bile öğrencilerle ilgilendiğinize göre.

Aynen öyle. Anne, baba ebeveynlikten nasıl emekli olamıyorsa öğretmen de emekli olamıyor.

Sizin çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anınız var mı?

-Birini hiç unutamam… Ben on yaşındayken babam gar müdürü olduğu için Sivas’a taşındık. İstasyonda otururken Atatürk’ün o istasyona geleceğini öğrendim. Ben onunla göz göze gelmeyi çok istiyordum. Onu gördüm: Çok yakışıklı bir adamdı, gözleri masmaviydi ve çok zekice bakıyordu. Ama
hayalim gerçek olamadı, onunla göz göze gelemedim. Sonradan kimsenin onunla göz göze gelemediğini söylediler de teselli ettiler beni…

(Yaş konusu açıldığında fısıldaşan öğretmenlerimden birine sordum.)

Ahmet öğretmenim, sizce insanın bedeni mi yaşlanır, ruhu mu? Yaşlılık korkulacak bir şey mi?

-Bence yaşlılık korkulacak bir şey değil, çünkü beden yaşlanabilir, yıllar geçiyor. Ama insan ruhu yaşlanmaz bana göre, zaten ölümsüz olan ruhtur. Beden çürüyor işte. Ahirete gidecek inancımıza göre. Ruh ölümsüzdür, onun için ruhumuz yaşlanmaz. Ben hâlâ her gün âşık oluyorum. Neye,
diyeceksin: Allah’ın yarattığı her şeye. Dua ediyorum, onun yarattıklarını görünce âşık oluyorum. Âşık olmak, sadece bedensel bir şey değil; bu doğaya âşık oluyorum. Yanlış anlamayın; Allahuteala’yı, yaratıcıyı her gün
görüyorum. Yarattığı her şeyde onun izini görüyorum. Ben öyle bakıyorum olaya ve hislerimi şiirlerle ifade ediyorum.

Ne güzel ifade ettiniz… (Melahat Öğretmenime dönüyorum.) Melahat Öğretmenim siz de duygularınızı şiirle anlatıyorsunuz. Ne zaman başladınız şiir yazmaya?

-On yaşımdan beri yazıyorum. Aslında Matematik öğretmeniyim. Edebiyata hep meraklıydım. Üçüncü şiir kitabım bitmek üzere. Şiirlerimin hepsi de ezberimdedir. (Bir şiirini okuyor.)

Çok güzel… Melahat Öğretmenim, iş yaşamınızı geride bıraktınız. Eşinizle birlikte bu huzurevinde kalıyorsunuz.
Burada zamanınızı nasıl geçiyorsunuz?

-Ben iş yaşamım devam ederken de sona erdikten sonra da birçok faaliyette
bulundum. Hareketli bir yaşamım oldu. Emekli olmadan önce zamanımı nasıl değerlendirmem gerektiği ile ilgili bilgiye sahiptim; geziyor, şiir yazıyor, birçok etkinliğe katılıyordum. Burada dördüncü yılım. Eski faaliyetlerimle aynı olmamakla beraber üretmeye devam ediyorum.

Burada herkes meslektaşınız. Birbirinize öğrencilerinizi anlatıyor musunuz?

-Anlatıyoruz tabii, öğretmenler bir araya gelince öğrencilerini anlatmadan
duramazlar, bilirsiniz.

Eşiniz bir görsel sanatlar öğretmeni. Ona da sormak istiyorum: Orhan
Öğretmenim, burada zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Ben 15 kişisel, 12 karma sergi hazırladım. Bunun için zaman ve mekân lazım. Emeklilik, hobilerinize zaman ayırmanız için daha müsait bir dönem. Emeklilikten sonra boş durmadım. Hâlâ eşimle günümüzü
planlayarak yaşıyoruz. Çalışırken de hep aktiftim. 28 yıl öğretmenlik yaptım, 15 yıl da vakıf hizmetinde çalıştım. Bu çalışmalarımdan birini naçizane aktarmak isterim: Güzel sanatlar liselerinin kurucularındanım. Şimdi 81 ilde bu okullar var. Ülkem adına çok mutluyum. (Aldığı takdir belgesini gururla gösteriyor.)

(Söyleşinin başından beri gülümseyerek bizi izleyen Zeynel Öğretmenime dönüyorum.)

Zeynel öğretmenim sizce mutluluk nedir? Mutluluk bir tercih midir yoksa bir şans ya da kader midir?

-Mutluluk bence insanların tercihidir. Herkes mutlu yaşamak ister. Her yaşta mutluluk arar insan. Mutluluk bir yerde huzur demektir. Burası huzurevi. Biz burada mutluluğu ararız. Bence mutluluğu ve huzuru yaşatan etkenler var: Bunlar sevgi, saygı, hoşgörüdür.

Maddi hiçbir şey saymadınız…

-Evet, çünkü bunlar mümkün olduğunda insan huzuru bulur ve bundan mutluluk duyar. Elbette yaşlılıkta dikkat edilmesi gereken prensipler var: Gençlikteki gibi hop kalkıp hop oturamayız. Kalkarken, otururken, konuşurken, sohbet ederken, dinlerken dikkat etmemiz lazım. Yani vücudu
yormayacağız. Dinleyeni de yormayacağız, çevremizi de yormayacağız. 1950’de öğretmen oldum, 1976’da emekli oldum. Ailemin tamamı öğretmen kökenliydi. 43 yıllık emekliliğimin son zamanında burası nasip oldu. Beni mutlu eden çocuklarım var. Onlar da benim gibi hasta ve yaşlılar. Onlara kıyamadığım için onları ikna edip buraya geldim. Kendi aramızda birbirimizle sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, yaşatarak huzuru sağlıyoruz. Huzur öyledir.

O zaman mutluluk, huzurlu olmak herkesin ortak çabasıyla oluyor.


-Tabii, elbette. Ama kader de vardır bunun içinde. Kaderde olmayan yaşamda olmaz.

(Sabri Öğretmenim başıyla tasdik ediyor. Ona soruyorum bu defa.)

Sabri Öğretmenim, öğretmen olmak kaderinizde mi vardı sizce yoksa şartlar mı öyle gerektirdi?

-Bence meslek seçerken imkânsızlıklar da insanı dürtüyor. Ama örnek alabileceğin biri de olmalı. Yoksa dedem, dedemin dedesi, hep köyde aynı işlerle uğraşan insanlardı. Benim için de hayat gayet sıradandı ve köy
yaşamının baskılarıyla doluydu. Bir gün köye bir öğretmen geldi, ona hayran oldum ve öğretmenimden ışık aldım. Köyde gördüğüm
geleneksel düzeni benimsemedim. İşte bilimin etkisi o. Ben okuyup öğretmen olacağım, baskılardan kurtulacağım dedim. Bilim, insanı aydınlatıyor; haksızlığa karşı dayanma gücü veriyor. O günkü şartlar
beni zorlamasaydı ben hâlâ oradaydım.

Daha sonra Almanya’ya, Fransa’ya trenle gittim. Trendekilerin hepsinin elinde mutlaka kitap vardı. Üç beş kişinin yoksa onlar da çocuklarıyla meşguldüler. Anladım ki bir örnek insan ve kitaplar insanları bambaşka
yerlere taşıyabilir.

Peki, sizce bu zamanın insanı cahil mi bilgili mi? Biz bir dijital sıçrayış yaşadık. Siz dijital iletişimin bu kadar hızlı olmadığı zamanı da biliyorsunuz. Durumumuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Cumhuriyet’in kuruluşundan 20 sene sonra bizim köyde okul açıldı. Köyümüzden ortaokula ilk gidenlerden biriyim. Öğretmen oldum, yine o yöreye gittim. Gördüm ki imkânların artması yetmiyor. Bir toplumun kalkınması için bilim şart, okumak şart. Şimdiki gençler tabi bize göre
şanslı ama nedense istediğimiz başarıyı yakalayamıyoruz. Bizim zamanımızda hiçbir şey yoktu. Bir yerküre vardı sınıfta bir de sözlüğümüz vardı.

Bu öğretmenevine adını veren de bir öğretmen. Kimdir Mustafa Necati Bey? Anlatabilir misiniz?

-Millî Mücadele Döneminde İzmir’in kurtuluşunda Hasan Tahsin ile beraber kurşun sıkanlardan biridir Mustafa Necati Bey. İzmir’in işgali sırasında Mustafa Kemal’e destek vermiş. Daha sonra Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşlarından biri olmuş. 1924-25’te Millî Eğitim Bakanlığı
yapmış. Öğretmenlik mesleği adına millî eğitime çok büyük katkıları olmuş. Burası adından ve sakinlerinden de gördüğünüz üzere tepeden tırnağa öğretmenlikle yoğrulan bir huzurevi. Ülkemizde tek olduğu
için de kendimizi çok şanslı hissediyoruz.

Ben de bu kadar ruhu genç öğretmenle tanışabildiğim için şanslıyım… Son olarak Cemal Öğretmenime sormak istiyorum: Unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

-Ben 91 yaşındayım. Birçok anı var unutamadığım ama ilk öğretmenliğimde
yaşadığım bir olayı hiç unutamam. İlkokul öğretmenliğine Sinop’un Tangaloğlu köyünde başladım. Okul yeniydi, tamamlanmamıştı ama bize Gölköy Enstitüsünde öğretmenlikten başka şeyler de öğretmişlerdi: tarım ve sağlık bilgisi gibi. Onları bildiğim için köyde hiç sıkıntı çekmiyordum. Kışa girerken duvarlar açık, soğuk geliyor. Çocuklarla beraber çamurdan,
taştan duvarı kendimiz yapıyoruz. Bir gün, çocuklardan biri “kulağım ağrıyor” dedi. Kulağına baktım, pislik dolmuş. Enstitüdeyken gideceğiniz okulda bir ecza dolabı kurun demişlerdi, ben de kurmuştum. Dolabımdaki malzemelerle çocuğun kulağını temizledim. İki gün sonra iki çocuk
daha geldi aynı şekilde. Beş altı gün sonra bir kadın geldi. Öğretmenim siz kulak hastalığından anlıyor musunuz? Benim kulağım hiç işitmiyor, dedi. Hay Allah’ım ben doktor değilim ama dağ başında bir köydeyim, bakamam da diyemedim. Kasaba çok uzak, yol yok. Aynı yöntemle kadının kulağını da temizledim. Kulak açıldı, işitmeye başladı. Öğretmen doktorluktan da anlıyormuş diye ünüm yayıldı. Komşu köyden bir kadın utana sıkıla geldi. Nedir sıkıntı? Çenemin altında bir çıban çıktı, rahatsızım. Ey Allah’ım, ben doktor değilim ki… Okulda öğrendiğim sağlık bilgileriyle baktım. İki tane çıban yan yana çıkmış akıyor. Çıbanların arasındaki et parçası da
çürümüş. Bildiklerimle kadına yardımcı oldum, evine gönderdim. Kadın iki gün sonra geldi: “Allah senden razı olsun iki gecedir rahat uyku uyuyorum.” dedi. Kadın gelirken yumurta ve tavuk getirmiş bana. Bunları niye
getirdin, dedim. Benim size verecek param yok, siz emek harcadınız, ilaç kullandınız bu onun karşılığı, dedi. (Bu anda gözleri doluyor.) Üzüldüm ama bir şey demedim. Kadın gittikten sonra çocuklarla tavuğu kadına geri gönderdim…

Son söz yerine: Anladım ki öğretmenlik insanın ruhuna işlermiş. Babam da öğretmendi, çok dakikti. Söyleşiye gittiğimde öğretmenlerim hazırdı, ellerinde notları ile çıt çıkarmadan beni bekliyorlardı. Kendileri erkenden yerini aldıkları için geç kaldığımı düşünerek özür diledim. Sohbet başlayınca sınıfın ciddi havası azıcık dağıldı. Zerrin öğretmen söyleşi uzayınca “acıkmışsındır” diyerek simit gönderdi. “En yaşlımız gerçek yaşını saklıyor.” diye kulağıma fısıldadı bir öğretmenimiz.

Zerrin öğretmenim, “Kıskanmayın yaşımı.” dedikten sonra tekrar gelmem için beni tembihledi. Öğretmenimin ellerinden öperek huzurevinden ayrıldığımda nedense içimde çocuklar ve gençlerle birlikte olmanın öğretmeni bir ömür yaşlanmaktan koruduğu hissi vardı.