HASTANEDE YATAN BİR ÇOCUĞUN KAHRAMANI OLMAK – Melek Okur

Hiç hastanede yattınız mı ya da geçirdiğiniz bir kaza veya hastalık nedeniyle uzun süre yatmak zorunda kaldınız mı? Yetişkin bir insanı bile bir hayli zorlayan, bunaltan bir durum. Hasta, halsiz bir beden, alınan ağır ilaçlar ve sürekli yatıyor olmak… Tüm bu durumu yetişkinler kolay kolay atlatamazken binlerce çocuk küçücük bedenleri ile okulda olması gereken zamanları hastanelerin ilaç kokulu odalarında geçiriyor. Bir çocuğun dünyası için en konforlu hastanenin bile ne denli sıkıcı, yorucu olabileceğini, aldıkları ağır tedavilerin de onları ne çok yorduğunu tahmin bile edemezsiniz. Bu durumu bir nebze hafifletmek ve bir çocuğun yaşama tutunma direncini artırmak için hastanede, evinde eğitim veren
öğretmenlerimiz var. Öğretmenliğin değerine değer katan öğretmenlerimiz… Kahraman öğretmenlerimiz…

Bu sayımızda size hastaneden bakıyoruz, çocuk, öğretmen ve anne gözüyle…

Çocuk, Çocukla İyileşir…

Melek Okur- Öğretmen

Servisin buzlu cam kapısının önünde uzun süredir bekliyorduk. İçeriden gelen sesleri ayırt etmek güçtü. Bulunduğum yerde hemen arkamda bir odada yaklaşık beş çocuk ve yakını vardı. Net görebildiğim çocuk, dört yaşında ama en fazla altı aylık görünen, minicik bedeniyle makinelere
bağlıydı. O tarafa bakmamaya çalışıyordum. Vereceğim tepkileri kontrol edememek endişelendiriyordu beni. Kapı açıldı. Beş oda on yataklı çocuk hematoloji servisi.

Enes, Rohani, Ahmet, Burak, Muhammet… Tüm çocuklarımla bu serviste tanışmıştım ve asıl öykü burada başladı benim için.

Aylar evvel medikal maske kullanan çocukların yaşadıkları toplumsal dışlanmayı öğrenmiştim. Proje uzmanı olarak çalıştığım ilçede (Beşiktaş) başlattığımız Hayata Renk Ver Projesi’yle okullarda, “Sen olsaydın
nasıl bir maske kullanmak isterdin?” diyerek A4 kâğıtlarına maske çizmelerini istiyorduk çocuklardan. Proje çok olumlu karşılanıyordu. Türkiye’nin her yerinden, her yaştan insanın sosyal medya hesabımıza
derdini anlatması ile bilinmeyen ve büyük sıkıntıların olduğu bir alanla karşı karşıya bulunduğumuzu fark ettik. Karikatür sanatçısı Erdil Yaşaroğlu’nun maske tasarımını paylaşmasından sonra farkındalık
daha da arttı.

Bir öğretmen olarak sonra sonra öğrendim: çocuk hastalarımızın hastalıklarını değil, yalnız çocukluklarını görmeyi.

Enes’le uçağı boyayıp servis koridorundaki kırmızı küçük masadan
uçurduk. Her hafta sonu aynı saatte hastanede buluşmaya devam ettik
çocuklarla. Hemşirelerin ilk ziyaretlerimizde çocukları korumak
için bize gösterdikleri korumacı tavırları sürekliliğimizi ve kararlılığımızı gördükçe iş birliğine dönüştü.

Anneler, ahh anneler! “Siz geldiğinizde ağrıları azalıyor, cumartesi günleri
saat 11.00’de servisteki tüm çocuklarımız iyi…” diyorlardı.

Şimdi bu kapının açılmasıyla çocukların maske farkındalığı dışındaki ihtiyaçlarını da görecektim. Tanıştığım ilk çocuk Enes’ti. Bir buçuk yaşındayken kanser tanısı konmuş, o günden beri hastaneden pek çıkamamış; hiç deniz, park, kedi görmemiş kocaman gülebilen bir çocuktu Enes. Servisteki tüm çocuklar gibi elindeki damar yolu girişleri, göğsündeki kocaman kateter, hastalığın etkilerine rağmen bakışlarındaki
çocukluğu görmemek imkânsızdı. Sonra sonra öğrendim bir öğretmen olarak çocuk hastalarımızın hastalıklarını değil, yalnız çocukluklarını görmeyi.

O gün kâğıttan çok beceriksizce bir uçak yaptım. Arkadaşım zıplayan kurbağa bile yapmıştı.

Enes’le uçağı boyayıp servis koridorundaki kırmızı küçük masadan
uçurduk. Her hafta sonu aynı saatte hastanede buluşmaya devam ettik
çocuklarla. Hemşirelerin ilk ziyaretlerimizde çocukları korumak
için bize gösterdikleri korumacı tavırları sürekliliğimizi ve kararlılığımızı gördükçe iş birliğine dönüştü.

Anneler, ahh anneler! “Siz geldiğinizde ağrıları azalıyor, cumartesi günleri
saat 11.00’de servisteki tüm çocuklarımız iyi…” diyorlardı.

Enes’imiz yedi ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuştu. Son saatlerini yaşadığı odanın önünde annesiyle konuştuğumda bana söylediklerini asla unutmayacağım: “Ona hep hasta gibi davrandım, korudum. Enes’im iyi
olsun diye elimden geleni esirgemedim ama çocuk olduğunu unutmuştum. Enes’im son günlerini sizinle beraber oynayarak geçirdi, çocukluğunu yaşadı. Onu o gülüşüyle hatırlayacağım.”

Genellikle hikâyelerin sonuna odaklanırız. Bu hikâyenin sonu Enes’in kaybıyla bitmiyor, bu hikâye yaşadığımız her anın nasıl kıymetli
olduğunu anlatıyor bize. Aslında “Nasıl yaşadılar?” gerekli bize! Şimdi “nasılları” iyileştirmek için hastanelerin çocuk servislerinde sınıflar açıyoruz. Çocuklarla buluşmak, onların bu zorlu dönemlerini
iyi geçirmelerini isteyen öğretmenlerimiz için duyduklarımızı, bildiklerimizi alıp uzmanlarla hepimizin başvurabileceği “Evde-Hastanede Eğitim Öğretmenliği Kursu”nu hazırladık. Eğitimlere başvuran gönüllü öğretmenlerimizin her birinin aklında çocukların tedavi süreçlerine şahit olmanın etkileri vardı. Hasta çocuk değil, çocuk hasta demenin; hastalığı değil çocukluğu görmenin önemini konuştuk birlikte. Bu çocuklarımızın
tedaviyi tamamladıkları halde eğitim alamadıkları için sistem dışında kalmalarının etkilerini görüyoruz. Öğretmen olarak eğitimin iyileştirici gücüyle çocuklarımızın yanındayız, yanlarında olmalıyız.

Biz öğretmeniz! Yeminimizi her şartta her çocuğun yanında olmak üzere ettik.