GENÇ WERTHER’İN GEÇMEYEN ACILARI – Safiye Gölbaşı



Safiye Gölbaşı

Johann Wolfgang von Goethe, 1774 yılında, henüz 25 yaşındayken üç ay içinde bir roman yazdı. Adı Genç Werther’in Acıları idi. Alman edebiyatında çok yaygın olmayan bir teknik ve üslupla yazılan bu roman ve onun kahramanı kısa sürede bütün Avrupalı okuru etkisi altına aldı. Romanın genç kahramanı Werther; giyim tarzından açık yürekliliğine, duygulu imgeleminden kendini ifade ediş şekline kadar kitabı okuyan kişilerin çoğunun hayatına dokundu, onların düşüncelerini ve hissiyatını etkiledi. Dünya edebiyatının en avangart yazarlarından biri olan ve bir
dâhi olarak kabul gören Goethe, ilk önce Werther’in yazarı olarak ünlendi. Bizler de yazılışının üzerinden neredeyse iki yüz elli yıl geçmiş olan bu romanı hâlâ büyük bir coşkuyla okuyor, onda kendimizden izler
buluyor ve hakkında bir şeyler söylemek için sabırsızlanıyoruz.

Werther’in sırrı nedir peki? Kimdir bu genç adam, ne yapmaktadır, neyin acısını çekmektedir ve romanın sonunu söyleme gibi olmasın ama canına ne için kıymıştır?

Genç bir hukukçu olan Werther aynı zamanda ressamdır. Bir yanlış anlaşılma sonucu yaşadığı şehri bırakıp yeni bir şehre yerleşmiştir. Oradan dostu Wilhelm’e mektuplar yazmaktadır. Roman coşkuyla, mutlulukla âdeta esrimeyle açılır. Her şey yolundadır. Werther sağlıklı, varlıklı ve
huzurludur. Doğanın güzelliği ve ihtişamıyla büyülenmiştir. Öyle ki doğayı bırakıp resim çizememekte ancak bundan yakınmak bir yana kendisini bu tabii güzelliklerin arasında daha önce hiç hissetmediği kadar ressam
hissettiğini söylemektedir. Zaten tüm roman boyunca yalnızca iki adet resim çizecektir. İnsan düşünmeden edemiyor, acaba Werther, sanatını icraya devam etseydi, yani duygularını sanatla ifade edebilseydi akıbeti
yine aynı mı olurdu? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Roman ilerledikçe esrime yerini şaşkınlığa, kedere, alınganlığa, öfkeye ve acıya bırakır. Werther’i bu duygu koridorundan nişanlı olduğunu bile bile âşık olduğu Charlotte geçirecektir. Peki Charlotte, Werther’in deyimiyle Lotte, onun sebebi mi yoksa bahanesi midir? İkisi hiç karşılaşmamış olsaydı Werther yine canına kıymayacak mıydı? Zannımca sahip olduğu psikolojik donanım onu bu uçurumun kenarına er geç getirecekti. Werther, hassas,
derinlikli, alıngan, yüzeysel ilgi ve ilişkilere tahammülü olmayan biriydi. Biri onun özünü, yüreğini görüp sevsin o da bu sevgiyle avunmayı çok istiyordu. Dostu Wilhelm’e yazdığı mektupta: “Keyifsizlik (…) insanlarda
en nefret ettiğim günahın bu olduğunu biliyorsun.” diyordu. Evet, Werther, insanların keyifsizliğinden nefret ediyordu çünkü bunu, kendi varlığından duyulan rahatsızlığın bir ifadesi olarak görüyor ve kim olursa olsun
herhangi bir insanın kendisinden rahatsız olmasına dayanamıyordu. O kadar ki Lotte’u unutmak için yerleştiği bir şehirden, bir davet ortamında istenmediği gerekçesi ve istenmemenin yol açtığı duygusal tahribat
sebebiyle (yeniden âşık olduğu kadının yaşadığı yere dönmek üzere) ivedilikle ayrılacaktı.

Oysa Lotte’un yaşadığı şehirden ayrıldığında kendi hal ve durumuyla ilgili zihninde bir berraklık oluşmuş ve Wilhelm’e şunları yazmıştı: “Çoğu kez kendimizde bir eksiklik duyarız ve tam da o eksikliğini duyduğumuz şeye bir başkası sahipmiş gibi gelir bize. O kişiye hem kendi sahip olduklarımızı hem de ülküsel bir huzur atfederiz. Böylece kendi yapıntımız olan bu mutlu kişi tamamlanmış olur.” (…) “Tanrı keşke kendimle yetinmeyi ve kendime güvenebilmeyi öğretseydi bana.”

Ama dediğimiz gibi ilk fırsatta Lotte’un yaşadığı şehre dönecektir. Üstelik Lotte artık nişanlı değil evlidir. Ancak Werther’in duygu ve tavırlarında bir değişiklik söz konusu olmamıştır. Peki, dostuna Lotte’den bahsederken bir âşığın duygularıyla mı hareket etmektedir, bir bebeğin annesiyle
kurduğu bağın hayatiyetini çağrıştıran ifadeler mi kullanmaktadır? Sevilme ihtiyacının kontrol edilemez tonu bizi ikinci şıkkın ihtimaline götürür. Lotte’un evli olması Werther’i elbette etkilemeyecektir çünkü
o, Lotte tarafından bir annenin yavrusuna duyduğu türden mutlak bir şefkat, kabul, sevgi, aidiyet beklemektedir. Lotte’a doğru koşmaktan kendini nasıl alıkoyamadığını anlatırken Wilhelm’e şunları yazar:

“Büyükannemin mıknatıslı dağı anlatan bir masalı vardı. Dağa fazla yaklaşan gemilerin bütün demir aksamı birdenbire sökülür çiviler dağa doğru uçar ve zavallı yolcular üst üste, alt alta kalan tahtaların arasında
kalakalırlarmış.” (…) “Karşımda böylesine sevimli bir varlık dolaşıyor ve ben elimi uzatıp onu tutamıyorum. Hâlbuki elini uzatıp tutmak insanlığın en doğal güdüsüdür. Çocuklar akıllarına gelen her şeyi ellerini
uzatıp tutmuyorlar mı? Ya ben?” Ne var ki Lotte, Werther’in tavırlarından
yavaş yavaş rahatsız olmaya başlamış; üstelik kocası Albert, Werher’i artık
çevrelerinde görmek istemediğini açıkça dile getirmiştir. Lotte, Werther’i kendilerinden uzaklaştırmak için bazı yollara başvurur. İstenmediğini -sevilmediğini kabul etmezkesin bir şekilde anlayan Werther için artık
yolun sonu gelmiştir.

Hayatına son verme düşüncesi onu “mıknatıslı bir dağ” gibi kendisine doğru çekerken bu kez de Tanrı’da bir anne şefkati, kucaklanma ve kabul arar. Çünkü yavaş yavaş yalnız Lotte’un değil hiçbir insanın kendisine yetemeyeceğini anlamıştır: “İnsanların birbirleri için ne kadar az bir anlamları var. Ah! Sevgi, sevinç, yakınlık ve coşku içimden gelmiyorsa bir başkası da bunları veremeyecektir bana.” Bu yazdığını takip eden günlerde artık şöyle dua etmeye başlamıştır: “Ey Tanrım! Çağır beni yanına.
Boz bu suskunluğunu. Suskunluğun senin yanına gelmekten beni alıkoymayacaktır.
(…) Ey yaratıcım, gelsem beni kovar mısın?” Werther, Lotte’un şahsında bütün insanlığı bırakmış; aynı duygu ve üslupla ama ters yoldan bu kez Tanrı’ya doğru yürümektedir.

Werther’in ve acılarının hâlâ ilgi çekiyor olmasının sırrı, galiba çoğumuzun en gizli, en derin düşüncelerini cesaretle itiraf edebilmesinde saklı. Werther’in kendisine hayır vermeyen yazgısı bazı okurlarını teselli ederken bazı okurlarına da maalesef o talihsiz yolu açmıştır. Edebiyat tarihi
gösteriyor ki kendisine güç yetiremeyen Werther, yüzyıllardır farklı kültür ve milletten milyonlarca okuruna kuvvetle nüfuz etmiş ve etmeye devam edecektir. Bütün büyük metinlerin, derin düşünen iyi kahramanları
gibi…