DÖNÜŞÜMDE HASAN ÂLİ YÜCEL MİRASI – H. Haluk Erdem

H. Haluk Erdem
Prof. Dr. Eğitim Bilimci

Vefatından önce, zaman zaman görüştüğüm Hasan Âli Yücel’in kızı Canan Yücel Eronat bir gün şunları anlatmıştı:

“Dar gelirli bir öğretmen ailesiydik. Evde eşya yoktu; mangaldan sobaya, siniden masaya yeni geçmiştik ama gramofonumuz vardı. Âşık Veysel de Dede Efendi de Beethoven de dinleniyordu bizim evde. Farklı idi babamın yaşama bakışı, etkilenmemek ne mümkün.’’

Hasan Âli Yücel’in çatışmacı ve ayrımcı anlayıştan uzak yaklaşımı, tüm hayatı boyunca sürecektir. Mevlânâ’nın Farsça yazdığı Rubailer adlı eserini çevirir, Goethe’nin hayatını ve eserlerini incelediği Bir Dehanın Romanı adlı eserini kaleme alır. Bakanlık döneminin unutulmaz hizmetlerinden birisi olan dünya klasiklerinin Türkçeye tercüme edilmesi için gösterdiği çabalarının arkasında bu evrensel bakışın izleri vardır. Platon’dan Farabi’ye, Hafız-ı Şirazi’den William Shakespeare’e Batı ve Doğu dünyasının önemli yapıtları çevrilmiştir.

Eğitimde ve kültürde sağlanması istenen başarıların yayın zenginliğinden, okuma kültüründen ve bireysel yeteneklerin geliştirilmesinden geçtiğini bilen Yücel 2-5 Mayıs 1939 tarihinde gerçekleştirilen Birinci Türk Neşriyat Kongresi’ne öncülük etmiş ve ulusal bir kütüphanenin oluşturulması çabaları başlamıştır. Kongre’nin açılış konuşmasında ülkenin geleceği gençler için şu ifadelerde bulunur: ‘‘Onları sadece ders manüellerinin dar kadrosu içinde bırakabilir miyiz? Bu gençlerin her ilim şubesinde bilgilerini genişletecek, his ve fikir dünyalarını aydınlatacak, Cumhuriyet rejiminin temiz ve idealist havası içinde onları yaşatacak zengin bir gençlik kütüphanesini bir an evvel memleket çocuklarının istifadesine koymalıyız.’’ der.

Nurullah Ataç, Halide Edip, Peyami Safa, Vâ-Nû, Ahmet Ağaoğlu, Mahmut Esat Bozkurt gibi onlarca isim bu teşebbüsü gazete yazılarıyla desteklemiştir. Kendi öz gücünü ve değerlerini evrenselle buluşturan insana dokunan başarı eğitimde de kendisini göstermiştir. Eğitimi
vazgeçilmez bir ‘‘dava’’ olarak gören Yücel, gerçekleştirmek istediği dönüşümün taklitle olamayacağını vurgulamaktadır:
“Yalnız bildiğim bir şey var: Millî Eğitim işini layık olduğu hayat ehemmiyetle ele almadığımız ve taklitçilikten kurtulmayan bir zihniyetle memleket çocuklarını tecrübe konusu yapmaktan henüz kurtulmuş olmadığımızdır.” Yapılacak olan ilk iş, kendi gerçeğimize kendimizi
dışa kapatmadan bakmaktır. Yücel, 17 Temmuz 1939 tarihindeki Birinci Eğitim Şurası’nı açarken sözlerinde kararlılık ve umut vardır:

“İlköğretimin köylere girmesi yolunda ilk yapılacak iş; realiteyi olduğu gibi görmek, onun apaçık gösterdiği vaziyetten ümitsizliğe düşmeksizin icap eden tedbirleri almak ve tatbik etmektir.”


Dönemin en yakıcı problemlerinden birisi, ilköğretimi istenen düzeyde
ülke genelinde yaygınlaştırılamamış olmasıdır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk nüfusunun dört milyona yakın bir bölümü şehir ve kasabalarda, on üç milyona yakını köylerdedir. Kırk bin köyün sadece beş bininde okul vardır, dolayısıyla otuz beş bin köy okulsuz ve öğretmensizdir.
Toplamda bir milyon çocuk bu nedenlerle okuyamamaktadır. Bakan Yücel çocukları unutmaz ve “El koyduğumuz ilköğretim davasını gerçekleştirerek Türk vatanının dağlarında, bayırlarında ve kırlarında hatta en ücra yerlerinde kendi kendine açıp solan çiçek bırakmıyoruz.” der.

Hasan Âli Yücel’in 17 Nisan 1940 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Köy Enstitülerinin kurulmasına ilişkin kanun görüşmelerinde söyledikleri, eğitim için çabaların önemli bir göstergesidir: “Biz hiçbir memleketin ilk tahsil meselesini hallederken aldığı tedbirleri aynen almadık. Hepsinin tarihini biliyoruz, cahil değiliz. Bunları kendi memleketimizin fiili hakikatine ve içtimai realitesine uyarak yapmış bulunuyoruz. Bu bizimdir, kimseden almadık; başkaları bizden
alsınlar (…) Yaptığımız işi, sadece kendimizi bilerek değil, dünyayı da bilerek yapmaktayız.”


Çanakkale ve İstiklâl Harbi gibi büyük zaferlere imza atan toplumun büyük çoğunluğunun köyde yaşıyor olması ama buna rağmen onlara eğitim
götürülememesi karşısında atılan adım olarak Köy Enstitülerinin kurulması başarı sağlamıştır. Kavramların içeriklerini, tüm eserlerinde okuduğumuz gibi, yeniden sorgulayan Yücel’in Bakan olarak gündeme taşıdığı kanunların başarısı da buradadır. Gerçekleştirmeden önce
kavramlarla hesaplaşan Yücel, kanun kavramını da zihninde belirgin hâle
getirir: “Kanunlar, düşüncelerdir. Fakat iyi kanunlar o düşüncelerdir ki nasıl tahakkuk edeceği evvelden hesaplanmış, en ince noktalarına kadar tasarlanmış, uzak ihtimalleri bile elden geldiği kadar tetkikten geçirilmiş olsun.”

Yücel’in çabalarında mesleki ve teknik eğitim özel bir yer tutar. Rüştü Uzel’i
hazırlayarak Bakanlığa bağlı Mesleki ve Teknik Öğretim Müsteşarlığını kurar. Yaklaşık yetmiş beş dolayında Teknik Öğretmen Okulu açılır. Mesleki ve teknik öğretimi geliştirmeyi “memleket müdafaasının bir cüzü” olarak gören Yücel, Mesleki ve Teknik Okullar Açılması ve Mevcutları Büyütülmesi Hakkındaki Kanunu’nun hazırlanmasını sağlar.


Kanun görüşmelerinde Bakan Yücel amaçladıklarını, Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler kitabında şu sözlerle dile getirir: “Teknik öğretimi, memleketin nüfuzu çok ve diğer yerlerine nazaran daha çok imkânlı vilayetlerinden böyle olmayan yerlerimizin en ücra köylerine kadar götürmek ve bu suretle Türk milletini hakikaten makine üstünde düşünür ve makine kullanır ve ondan istifade eder bir hâle getirmek kararı, Cumhuriyet Hükûmeti’nin esaslı davalarından biri idi.”


Mesleki ve teknik eğitim, sanat, ilköğretim çalışmaları derken artık konu üniversite eğitimine gelmiştir. Yücel’in konuyla ilgili onlarca yazısı vardır. Üniversiteler Kanunu Tasarısı büyük bir emekle 11 Haziran 1946 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine gelir. Kabul edilişinin ardından Yücel şu kutlama mesajını gönderir: “Şimdi üniversitelerimiz millî hayat içinde almaları gereken yeri almış bulunuyor (…) Milletimizin düşünce
organları demek olan üniversitelerimizin bir gün insanlığın da şerefi olacak kurumlar hâline gelebileceklerine inancım vardır. Milletler arası kültür münasebetlerinin, iş birliğinin, insanlık kuruluşunu sağlayacak tek vasıta görüldüğü bu devir içinde kurumlarımızı millî vazifelerini olduğu kadar, milletler arası büyük iş birliği vazifelerini de başarı ile görebileceklerinden şüphe etmiyorum.”

Türk sanatının gelişmesi ve kurumsallaşması çabalarında da bulunan
Yücel, Devlet Konservatuvarı Kanunu’nun çıkmasını sağlamıştır. Yaşadığımız coğrafyanın zengin kültürel mirası ve çeşitliliği sanata yaklaşımında önemli bir rol oynamaktadır. Kanun görüşmelerinde
millî duyuşu esas alan yaklaşımını şu sözlerle vurgular: “Dört kelime ile tekrar edeyim. Biz millîyiz. Türk olarak resimde ışığımızı, musikide sesimizi, edebiyatta duygumuzu ve fikrimizi söylemek istiyoruz
ve yaptığımız müesseselerde bunun tohumunu atıyoruz.”

Uluslararası ilişkilerde güçlü ülke yolunda atılan adımlardan birisi de Türkiye’nin UNESCO’ya kurucu ülke sıfatıyla katılmış olmasıdır.

Bilim, sanat, eğitim ve kültür alanlarında zengin deneyimi bulunan
ülkemizin sahip olduklarını diğer ülke insanlarıyla paylaşması ve ortak insanlık değerlerinin korunması için gösterilen çabalarda Yücel’in ismi vardır. Kasım 1945 yılında Londra’da toplanan Eğitim Bakanları Konferansı’nda Türkiye heyetine başkanlık eden Yücel, UNESCO’ya
katılmanın “Türk zekâsını ve değerini tanıtmak, dünyaya kabul ettirmek, dünya için faydalı ve aranır insanlarımızın bulunduğunu belirtmek” bakımından önemli bulmaktadır. Bu aynı zamanda Yücel’e göre millî görevlerin başında gelmektedir. Birinci Coğrafya Kongresi, Türk Grameri çalışmaları, Dil Kurultayları, müzelerin kurulması, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsünün kurulması, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinin açılması gibi daha pek çok alanda Yücel’in bitmek bilmez çabaları söz konusudur.
Belki de kendisini anlatan en güzel ifadelerden biri Yücel’in Dönen Ses (1933) adlı yapıtında yer alan Yeni Hayat şiiridir:
Yaşayıp yaşatmak işimiz bizim
Haram lokma kesmez dişimiz bizim
Her yerde bulunmaz eşimiz bizim
Biz yeni hayatın erenleriyiz.

Son Söz Yerine…
Yücel’in düşünce ve uygulamalarına bir bütün olarak bakıldığında ülke olarak yarınlara hazırlanma çabası görülebilir. Neredeyse koşarcasına attığı adımlarının arkasındaki kaygı, yarını kurmanın zor üzerinedir. Eğitim, ülkenin dönüşüm motoru konumundadır. Daha yaşanabilir
bir dünyanın oluşumuna katkı, bir vatan üzerinde yaşayanların öncelikle insani olanaklarını geliştirmekten geçtiğini Yücel bilmektedir.

“EL KOYDUĞUMUZ

İLKÖĞRETİM DAVASINI

GERÇEKLEŞTİREREK TÜRK

VATANININ DAĞLARINDA,

BAYIRLARINDA VE KIRLARINDA

HATTA EN ÜCRA YERLERİNDE

KENDİ KENDİNE AÇIP SOLAN

ÇİÇEK BIRAKMIYORUZ.”

Gerçeği olduğu gibi kavrayış, dil ve tarih bilinci, yurduna ve insanına duyduğu sevgi ve güven, akıl ve eleştirel tutumdan vazgeçmeme, geleceğe duyulan ümit onun vazgeçmediği değerler olmuştur.
Şüphesiz Yücel’in başarısında etken bir faktör de yaptıkları işlere aşkla bağlı, samimiyetten vazgeçmeyen birlikte çalıştığı kişilerdir. Küçük yaşlardan itibaren aile ocağından aldığı değerler de unutulmamalıdır. Kısacası Yücel’in, ülkenin eğitimle dönüşümündeki başarılarının
arkasında insan gerçekliğinin birbirinden ayrılmayan bütünlüğü yatmaktadır.


KAYNAKÇA

Erdem, H. Haluk, Aydınlanma Penceresinden Eğitim, Kültür ve Toplum Yazıları, Ürün Yayınları, Ankara, 2010.
Hirş, E. (Derleyen), Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişmesi, Cilt II, Ankara Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1950.
Yücel, Hasan-Âli, Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler, T.C. Kültür Bakanlığı, 2. Baskı, Ankara, 1998. Yücel, Hasan Ali, Hürriyet gene Hürriyet –II – T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1998.