ÇOK ÜRETEN GENÇ GÖÇEN: ÖMER SEYFETTİN- Prof. Dr. Ayşe Demir

Prof. Dr. Ayşe Demir

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Öğretim Üyesi

Ömer Seyfettin ülkesinin içinde bulunduğu ürkütücü tabloya karşın umutların henüz yeşermeye başladığı 1920 yılında şeker hastalığından vefat eder. Henüz 36 yaşındadır. Böyle erken bir yaşta okurlarına edebî miras olarak bıraktıkları; şiir, tiyatro, roman denemeleri, düz yazılar ve tabii ki iki yüze yakın hikâyeden oluşan şaşırtıcı hacimdeki bir külliyattır.

Milletlerin edebiyatları uzun asırların birikimi ve pek çok sanatçının katkılarıyla oluşur. İster sözlü isterse yazılı olsun her bir edebî eser bu birikimin bir parçasıdır. Bu kültürel birikimi büyük ve aralıksız bir
zincire benzetebiliriz. Birbirinden farklı sanat anlayışları, biçimsel ayrılıklar, geleneksel ya da modern katkılar o milletin edebiyatı
içerisinde kendilerine özgünlükleriyle yer bulurken bir yandan da dışarıdan ayırt edilemeyecek bir bütünlük sergiler.

Halkaların her biri kendi rengini yitirmeden özgünlükleriyle zinciri güçlendirir. Yine her edebiyatta bu devamlılığın içerisinde, edebiyat tarihinin klasik olarak adlandırdığı sanatçılar ve eserleri ön plana çıkar. Bu isimler evrenselliği ve millîliği aynı potadaeritebilen, çağlarının ilerisinde düşünen, insani özü edebiyatta dile getirebilme kabiliyetine sahip sanatçılardır. Modern Türk hikâyesinin hemen başlangıcında büyük bir
öyküleme kabiliyetiyle doğan Ömer Seyfettin de eserleri Türk okurları tarafından tümüyle keşfedilmemiş olsa da bu tanımın içinde kendine rahatlıkla yer bulur.

Kendi tanımıyla otoriter ve sert bir baba Ömer Şevki Bey’in ve meleğe benzeyen anne Fatma Hanım’ın çocuğu olarak 1884 yılında dünyaya gelir Ömer Seyfettin. Babası alaylı bir subaydır ve çocukluğu da başta doğduğu
Gönen olmak üzere Ayancık ve İnebolu gibi küçük Anadolu kentlerinde geçer. Bu mekânlar onun özellikle And, Kaşağı, Falaka gibi unutulmaz çocukluk hikâyelerinde kendilerine yer bulur. Yazarın biyografisinin
izini süren Tahir Alangu, Hakkı Tarık Us gibi isimler çocukluk mekânlarını onun ölümünün ardından gördüklerinde hikâyelerdeki berrak yansımaları karşısında şaşkınlıklarını ifade ederler. Yazarlık kabiliyetinin arkasında
hiç kuşkusuz bu gözlem ve canlandırma yeteneğinin payı büyüktür. Onun kurgusal kabiliyetinin ilk işaretlerinden biri de Abil Ana adlı yardımcılarının ona anlattığı kimi zaman korkutucu hikâyeleri rüya kılığında yeniden kurgulayarak annesine anlatmasıdır.

İlk öğreniminin düzensizliğinden rahatsızlık duyan babası tarafından önce 1893 yılında Mekteb-i Osmaniye verilir. Baba Ömer Şevki Bey hem oğlunun asker olmasını istediği için hem de baş edemedikleri yaramazlıklarının
dizginlenmesi için onu bir yıl sonra Baytar Rüştiyesine kaydettirir. Bu okulun devamında Edirne Askerî Rüştiyesinden 1899 yılında mezun olur. Edebiyat merakı çoktan başlamış ve dönemin Tevfik Fikret gibi önemli isimlerini okumuştur. Şaşırtıcı olan ise arkadaşları tarafından “Şair Ömer” olarak anılmasıdır. Nitekim hayatının neredeyse sonuna kadar şiir yazmaya devam edecektir.

1900 yılında Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye başlar. İlk edebî ürünleri olan Servet-i Fünûn etkisi altındaki şiirleri bu yılların ürünüdür. 1903’teki mezuniyetinin ardından ise Kuşadası’nda piyade üsteğmen olarak görevine başlar. Ömer Seyfettin’in bu yetişme evresinde Osmanlı Devleti en buhranlı zamanlarını yaşamaktadır.

Yıllardır süregiden savaşlar, toprak kayıpları ve toplumsal travmalar da etki alanını giderek artırır. Ömer Seyfettin’in bu travmaya en yakından tanıklık ettiği zaman dilimi ise Balkanlar’da görev yaptığı 1909-1911 yılları arasıdır. Önce Selanik’te sonra Makedonya’nın çeşitli bölgelerinde
Osmanlı Devleti’nin temsilen bulunur ancak çözülüşe ve artan düşmanlığa şahit olur. Bu devreyi anlatan hikâyelerinde asker kahramanlar sıkça yer alır. Bir taraftan da İzmir’de filizlenen Türkçülük bilinci yeni edebî yönelimini de belirleyecektir.

İzmir’de geliştirdiği Fransızcasının da yardımıyla edebî ufkunu genişletir. Sürekli hareket hâlindedir ancak kitaplarla yüklü sandığı da onunla kasaba kasaba gezmektedir. Bu kitapların içinde ünlü Fransız hikâyeci Guy de Maupassant’ın bütün eserleri de vardır. Görme ve aktarma kabiliyetinin
sistemleşmesinde bu birikiminin etkisi yadsınamaz.

1910 yılı yazarın hayatında önemli bir devrenin başlangıcını işaret eder. Bu tarihte askerlikten istifa eder ve kendini tümüyle yazı çalışmalarına vermeye niyetlenir. Bu tarih öncesinde “edebiyatta, lisanda bir ihtilal meydana getirelim” diye seslendiği Ali Canip’le tanışmaktadır. Yeni Lisan akımını birlikte şekillendirecekleri Ziya Gökalp’la Selanik’te biraraya gelip yeni bir edebiyat dönemini başlattıklarında ise henüz 27 yaşındadır. Yeni Lisan’ı başlangıcından itibaren sadece bir dil ve edebiyat hareketi
olarak görmezler. Bu, millî bir edebiyata ve bu edebiyat aracılığıyla kurulacak kimliğe işaret eder aynı zamanda. Bir kamuoyu oluşturma isteği Şinasi gibi isimlerden itibaren pek çok aydının amaçlarından biridir.

Halkı yönlendirmek için ise onun kullandığı dille ona yönelik bir edebiyat gerekir. Zamanla sekteye uğrayan bu isteği bu üç genç isim sistemleştirir ve verdikleri edebiya eserleriyle kalıcı hâle getirir. Genç Kalemler, Ömer Seyfettin’in yazarlığına da yeni bir ivme kazandırır. Burada kaleme aldığı
hikâyeleri onu sadece devrinde tanıtmakla kalmaz günümüze kadar ulaştıracak asıl eserleri de olur.

Ömer Seyfettin, 1912’de Balkan Savaşları’nın başlamasıyla askerliğe geri dönecektir. Ağır şartlar altında esir düşer ve neredeyse 1913 yılının sonlarına kadar bu esaret hayatı devam eder. Esaretten kurtulduktan
sonra ise İstanbul’a döner ve bir süre sonra Kabataş Lisesinde öğretmen olarak göreve başlar. Düzenli aile hayatına duyduğu özlem sonucu 1915 yılında Calibe Hanım’la evlenir ve bir yıl sonra Fahire Güner adını verdikleri bir kızları olur. Ancak sosyal sınıf ve mizac uyuşmazlıkları yüzünden evliliği uzun ömürlü olamaz, 1918 yılında ayrılıkla neticelenir. Hayatındaki üzüntülere rağmen yazarlığında en verimli olduğu
dönem de ölümüne kadar devam eden bu üç senelik devredir. Gerek gündelik hayata yönelik mizahi hikâyeler gerekse döneme ve geleceğe ışık tutmak üzere kurguladığı kahramanlarla tarihî hikâyeler kaleme alır.

Büyük ölçüde, yazarına haksızlık olacak bir yanlış değerlendirmeyle bu hikâyeler çocuk edebiyatının bir parçası görülmüş, belirli bir yaş aralığına çok okutulmuş ve o dünyanın sınırları içerisine neredeyse terk edilmiştir. Oysa Ömer Seyfettin’in yetişkin okurlarına çocuk okurlarından çok daha fazla söyleyecek sözü, anlatacak hikâyesi var.

Efruz Bey ve Cabi Efendi gibi kahramanlar da bu son döneme aittir. Ömer Seyfettin ülkesinin içinde bulunduğu ürkütücü tabloya dair umutların henüz yeşermeye başladığı 1920 yılında şeker hastalığından vefat eder.
Henüz 36 yaşındadır. Böyle erken bir yaşta okurlarına edebî miras olarak bıraktıkları; şiir, tiyatro oyunu, roman denemeleri, düz yazılar ve tabii ki iki yüze yakın hikâyeden oluşan şaşırtıcı hacimdeki bir külliyattır.


Çocukluk kitaplığımızın bu unutulmaz isminin şüphesiz keşfedilecek pek çok yönü, sesine kulak verilecek pek çok kahramanı vardır. Ancak büyük ölçüde yazarına haksızlık olacak bir yanlış değerlendirmeyle bu hikâyeler çocuk edebiyatının bir parçası görülmüş, belirli bir yaş aralığında çok
okunmuş ve o dünyanın sınırları içerisine neredeyse terk edilmiştir. Oysa Ömer Seyfettin’in yetişkin okurlarına çocuk okurlarından çok daha fazla söyleyecek sözü, anlatacak hikâyesi vardır. Bu seslenişin “yüzyıl”ın ardından tekrar duyulması temennisiyle…