ÇOCUKLUĞUN DÖNÜŞÜMÜ MÜ KAYBOLUŞU MU? – Kemal Sayar

Kemal Sayar
Prof. Dr.-Psikiyatri Hekimi, Yazar

Çocuklar hakkında fazlasıyla kaygılandığımız bir çağdan geçiyoruz. Çocukların erişkin dünyasına çok erken sokuldukları ve ticari çıkarlara dayalı medya endüstrisinden çok fazla etkilendikleri dile getiriliyor. Çocuğun asli fıtratını, yetişkinlerde olduğu gibi bir tüketici kimliğine indirgeyen bu değişimin, çocuklukta yoğun bir kriz duygusuna yol açtığı ve bu krizin bir değişimden çok bir çözünme veya yok olmayı ima ettiği dile getiriliyor. Günümüz “paranoyak anne babalığının” şikâyet kültürü üzerine temellenen söz dinlemez ve tehlikeli çocuk imgesi; çocukların yaşadığı yapısal ve maddi gerçekleri gizleyen, çocukları talihsizlikleri yüzünden suçlayan bir işlev görüyor. Çocuklukla ilgili korkular çoğaldıkça bu bir “ahlaki panik” hâlini alıyor. Çocuklarımıza modern bazı gelişmeler sonucunda (uygun olmayan medya içeriğine ulaşım) nasıl zarar verdiğimize dair şeamet tellallığı giderek çoğalıyor.

Yetişkinler ve çocuklar arasındaki sınırların silindiği, ergenliğin kaybedildiği, erişkinler ve çocuklar arasındaki güç dengesinin ikincisi lehine bozulduğu, çocuklar için ayrı mekân ve yaşantıların kaybolduğuna yönelik eleştiriler dile getiriliyor. Çocukların yetişkinliğe giderek artan hızlarda sokulmasından medya sorumlu tutuluyor. Söz gelimi Neil Postman’ın ünlü kitabı Çocukluğun Kayboluşu’nda medyanın denetimsiz varlığının; anne baba kontrolünü aşındırdığı ve bu durumun, giderek pek çok evde merkezî bir hüviyet kazandığı dile getirilir. Modern toplumdaki değişimin sonuçlarından biri de çocukların içinde yetiştirildiği ahlaki çatının zayıflaması. Acaba çocukluğun masumiyetine dair bir tarihsel altın çağ var mıydı gerçekten?

Çocuk hakları hareketinin, çocukları ayrı bir sosyal grup olarak tanımlaması ve onlara bireysel haklar sağlanmasının, onları erişkinlerle eş değer ve onlardan bağımsız bir statüye çıkardığı da düşünülemez mi? Ay’ın öteki yüzüne baktığımızda eğitim standartlarının yükselmesiyle çocukların daha yeterli ve özerk bir hüviyete kavuştukları ve kendilerini ilgilendiren konularda düşüncelerini dillendirebilir hâle geldikleri de söylenebilir.