BİR ŞAİR BİR OYUN: YAHYA KEMÂL’İN VUSLAT YOLCULUĞU ve KENDİ GÖK KUBBEMİZ- Mehmet Konuk

Mehmet Konuk



Yahya Kemâl, ülkemizde her kesim tarafından kabul görmüş ender şahsiyetlerden biridir. Salt şair olarak addetmek ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Zira şairliğinin yanında felsefeci, bilge insan, siyasetçi, diplomat ve dahi kültürler ve kuşaklar arasında renkli bir köprüdür. Şiirleri, yazıları ve konuşmaları yalnızca dönemine değil, kendinden sonraki nesillere de ışık tutmuş, yol göstermiştir.

Şiirle düz yazıyı birbirinden ayıran şair, şiirlerini, biçimsel bütünlük ve sembolizm öğeleriyle zenginleştirmek suretiyle, Divan şiiri geleneğinin kalıplaşmış ağır kaidelerinden sıyrılmıştır. Böylece Servet-i Fünun sanatçılarıyla da yollarını ayıran Beyatlı, Batı ve özellikle Fransız tarzı şiir unsurlarını, Türk şiir anlayışına adapte etmeye çalışmıştır. Osmanlı geleneğinde şekillenmiş aruz kalıplarını, neoklasik stilde yeniden forma sokan Yahya Kemâl, Türkçeyi aruza başarıyla uygulamış ve Ok şiiri dışındaki tüm şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Arapça ve Farsça kelimelerden vazgeçmese de musiki havası olan, akıcı eserler ortaya koymuştur. Şiiri musikiden başka bir musiki saymıştır. Şiirlerinde musikiye verdiği önemle sembolistlere yakındır ancak anlam açıklığı yönüyle onlardan ayrılmıştır. İmparatorluğun yüzyıllara hükmetmiş kültüründen taviz vermeksizin, köklerine bağlı ancak bir gözü de Batı’da; klasik fakat klişe olmayan şair, aynı doğrultuda bir politik duruş sergilemiş ve yine bu alt yapıda şiirler kaleme almıştır. Şiirlerinde biçim mükemmelliği vardır. “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” diyen şair, dile sadık kalmaya ve düzgün, düzeyli bir üslûba önem vermiştir. En uygun sözcüğü bulana kadar şiiri bitmiş kabul etmemiş, sözcüklerin yerli yerinde kullanılmasına özen göstermiştir. Şiirlerinde parnasizm akımının etkileri vardır. Hatta o kadar ki bu akımın edebiyatımızdaki en önemli temsilcisi sayılmaktadır. Ahenk ile ölçü ve uyağa büyük önem vermiştir. Şiirinde her ne kadar toplumsal konulara yer vermediği, yalnızca lirik şiirleriyle tanındığı söylense de Akıncı, Mohaç Türküsü ve 26 Ağustos gibi epik şiirler de onun öne çıkan eserleridir.

Beyatlı’nın yeknesak ve tek tip bir hayatı olmamıştır; aksine çok renkli ve dolu dolu yaşamıştır. Babası Üsküp Belediye Başkanı olan şair, ekâbir bir ortamla beraber çiftlik hayatına da tanıklık etmiştir. Daha ilk gençlik yıllarında Arapça, Farsça, Fransızca öğrenmiştir. Jön Türklere dâhil olmuş, sonra onlardan da kopmuş ve böylece bir bakıma ne İsa’ya ne Musa’ya yaranmıştır; öyle bir derdi de olmamıştır. Öğretmenlik ve köşe yazarlığı yapmış, makaleler yayımlamış, dergiler kurmuş, Millî Mücadele’yi ve dolayısıyla Atatürk’ü desteklemiştir. Tam bir münevver oluşundan, entelektüel birikiminden ve temsil kabiliyetinden dolayı bizatihi Mustafa Kemâl tarafından kendisine diplomatlık verilmiş, Lozan’a giden kurulda yer almış, milletvekili olmuş, halk evlerinin sanat danışmanlığını yapmıştır. Ve âşık olmuş; koca bir aşk yaşamıştır, hem de en tutkulusundan… Dillere destan olan bu aşkı ömür boyu yüreğinde taşımıştır. Hâsılı hayatını her anlamda nitelikli ve anlamlı kılmaya gayret etmiştir.  

Sönmez Atasoy

Ustaların Gözünden Yahya Kemâl…

Kaybettiğimiz usta tiyatro sanatçılarından Sönmez Atasoy’un, Yahya Kemâl’e ait her ânı ve detayı ıskalamadan, âdeta bir Yahya Kemâl Beyatlı biyografisinin yanı sıra şiirlerinden bir seçki sunan, onun siyasi ve edebî kişiliğine değinen, karakterini ve aşklarını anlatan Kendi Gök Kubbemiz adlı oyunu, tam anlamıyla bir şaheser niteliği taşıyor. Oyunda, 1958 yılının 31 Ekim’i 1 Kasım’a bağlayan gecesinde Yahya Kemâl’in Cerrahpaşa Hastanesinde ölüme giderken, yaşamının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçişi resmedilir. Yahya Kemâl, o son altı saatte, ömrünün bütün önemli parçalarını anımsayarak hayata veda eder.  Bu oyunda, o koskoca ve bütün anlar bir başka değerde olan ömrün sahneye yansıtılmış hâlidir. Oyunda Yahya Kemal’in kimi zaman yolculuklarından, gurbete çıkışlarından, siyasi tavırlarından, diplomatik başarılarından, aşklarından ve şiirlerinden bahsedilir. O kadar ki en ince detaya bile girilmeye çalışılır. Oyunun tam metnini okuyan kişiler, Yahya Kemâl hakkında en azından biyografik açıdan birçok bilgiye sahip olabilir. 

Yahya Kemal Beyatlı biyografisinin yanı sıra şiirlerinden bir seçki sunan, onun siyasi ve edebî kişiliğine değinen, karakterini ve aşklarını anlatan Kendi Gök Kubbemiz adlı oyun, tam anlamıyla bir şaheser niteliği taşıyor. Oyunda, 1958 yılının 31 Ekim’i 1 Kasım’a bağlayan gecesinde Yahya Kemal’in Cerrahpaşa Hastanesinde ölüme giderken yaşamının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçişi resmedilir.

Yıllar önce, usta tiyatrocu Rüştü Asyalı’nın yönetiminde oyunun yazarı olan Sönmez Atasoy’un canlandırdığı oyun, asıl çıkışını iki ayrı dönemde toplamda 10 yıl boyunca oynayan rahmetli Toron Karacaoğlu usta sayesinde yakaladı. Ustanın oynaması her bakımdan başka bir anlam ihtiva ediyordu. Muhteşem oyunculuğu ve harikulade sesi zaten ayrı, bir de Yahya Kemâl’i görüp, onunla sohbet eden, Park Otel’e gidip kendisini ziyaret eden ender insanlardan biriydi. Bu sebeple, Toron Karacaoğlu’nun şairi oynaması daha bir anlamlıydı. Onun oynadığı temsili, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin en başarılı ve tecrübeli rejisörlerinden Engin Uludağ yönetmişti. Toron ustayı bu oyununda üç defa izledim. Oyuna tam manasıyla bütün benliğini veriyor, sesiyle gönlümüze şifa oluyor, sahnede âdeta canlanmış bir Yahya Kemal”i heyecanla seyrettiriyor ve dikkatle dinlettiriyordu.

Ve Yine Kendi Gök Kubbemiz’in Altındayız…

Kendi Gök kubbemiz, bu sezon da İstanbul Devlet Tiyatrosu repertuarında yer alarak, Okday Korunan rejisiyle seyirciyle buluştu. Korunan, oyunu yönetmenin yanı sıra Yahya Kemâl’i oynuyor. Her şeyden önce, bu şahane oyunu yeniden bizlerle buluşturduğu ve usta sanatçılardan sonra cesaret gösterip bu zorlu işe soyunduğu için kendisini tebrik etmek lâzım. Sahnede, böylesi ağır bir yükün altına girdiği her hâlinden belli olan sanatçı, oyunu çok iyi çözümlemiş ve dramaturgi açısından başarılı bir iş çıkarmış. Hiçbir detayı es geçmemiş. Tam bir Yahya Kemâl portesi gibi duruyordu sahnede. Rolünü çok sevdiği belliydi. Rejisine de sahneleri bizlerin hafızasına kazıyacak biçimde zekice unsurlar yerleştirmiş. Sadece konuşmalarını biraz daha yavaşlatsa ve duygudan duyguya geçişte biraz hissî davransa daha iyi olur diye düşünüyorum. Zira diğer oyunlarından biliyoruz ki o potansiyel oyuncuda fazlasıyla mevcut.

Oyunun ışıklarını Önder Arık yapmış. İnsanın içini huzurla dolduran bir tasarım olmuş. Tıpkı Yahya Kemâl’in renkli yaşamı gibi her rengin yer aldığı ışık tasarımında hiçbir zaman tam bir aydınlığın hâkim olmaması da öyle sanıyorum ki şairin hastanedeki son saatlerine, o saatlerde çektiği fiziksel ve duygusal sancılarına bir gönderme niteliğindeydi.

Müzikler, usta müzisyen Timur Selçuk’a ait. Her bir eserinde bizlere aşkı, özlemi, iç sancıyı, yolculuğu ve nihayetinde ölümü ayrı ayrı hissettirmeyi en âlâ şekilde başarıyor. 

Oyunun kostüm ve dekor tasarımında Şirin Dağtekin Yenen imzası var. Yenen hakkında ne söylense azdır. Tasarımcı olarak katkıda bulunduğu oyunların tamamında bir insan ancak bu kadar başarılı ve incelikli tasarım yapabilir. Bu oyunda da harikalar yaratmış. Elbette yönetmenin zekâsı ve öngörüsü de önemli. Kostümde bilindik Yahya Kemâl fotoğraflarından istifade edilmiş. Dekor ise kapalı bir kutu gibi tasarlanmış. Ve kutunun her tarafında şairin şiirleri asılı. Sadece arkada bir kapı var; deyim yerindeyse âdeta vuslat kapısı. Şair, bütün bu şiirler eşliğinde hatıralarını gözünün önüne getiriyor; her biriyle ayrı ayrı hesaplaşıyor, yüzleşiyor veya yeniden buluşup hâlleşiyor, sonra da o kapıdan çıkarak vedalaşıyor. Tıpkı Kendi Gök Kubbemiz’in yol düşüncesi ve vuslat bölümleri gibi bu dünyadan bir Yahya Kemâl geçip gidiyor.