BİLMEZDEN GELMENİN SANATI: TECAHÜLÜARİF – Cevat Akkanat

Cevat Akkanat

“Enformatik Cehalet” çağında yaşasaydı Mehmet Âkif, “… kim beni, nerden bilecektir?” sorusunu geri çeker, resminin arkasına bundan daha kahredici bir dize nakşederdi.

Karlı dağları mı aştın
Derin ırmaklar mı geçtin
Yârinden ayrı mı düştün
Niçin ağlarsın bülbül hey
Yunus Emre

Bizimki tabii ki bir tahmin, fakat bilgi ve iletişim kaynakları olabildiğince zengin olduğu halde, cehaletin bir o kadar arttığı bir çağı kitabıyla deşifre eden Nabi Avcı, düşüncelerimizi sabitleştiriyor.

Dünyanın ahvali böyleyken “bilmemek, tanımamak” anlamındaki “cehl”den türeyen ve “bilmezlikten gelen” anlamı taşıyan “tecâhül” ile “bilen” anlamındaki “ârif” kelimelerinin sentezi olarak ortaya çıkan tecahülüarif (bilenin bilmezlikten gelmesi) sanatı hakkında kalem oynatmak akla zarar değil mi? Bu zarardan pay alma olasılığı kaygı verici…

Belâgat kitaplarında anlam sanatları arasında sayılan tecahülüarif için bir takım ayrıntılar sayılıp dökülür. Bu ayrıntılar arasındaki en önemli husus, “bilen”in “bilmezmiş gibi görünmesi” ile ilgili dayanakların neler olduğudur. Buna göre şairlerin nükte yapma, sözü pekiştirme, aşkta hayranlık, şaşkınlık ve kendinden geçme; sitem, övgü ve yergide mübalağa; muhatabı kınama (tariz) ve yergi gibi amaçlarla tecahülüarife müracaat ettikleri kaydedilir.

İçindeki soru ifadesinden ötürü bazı belagat kitaplarında istifham sanatıyla da herc ü merc edilen tecahülüarif, kimi halleriyle de Batılıların ironi dediği sanatla akraba sayılır. Bir şeyi ne hiç bilmemek, ne de bildiği bir şeyi tamamen gizlemek anlamındadır.

Gelin biz bu sanatın Türkçe şiirde nasıl kullanıldığını görelim:

“Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem/ Yâ muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su” Fuzûlî, “Su Kasidesi”nden alınan bu beytinde, “Dönüp duran gök kubbenin rengi su renginde midir, yoksa gözümden akan yaşlar mı dönen kubbeyi kaplamıştır, bilemiyorum.” derken, gökyüzünün gerçekte mavi renkte olduğunu bilmezlikten gelerek tecahülüarif sanatı yapıyor.

Kendi ruh haliyle bülbül arasında yakınlık bulan Yunus Emre ise bakın neler söylemiş: “Karlı dağları mı aştın/Derin ırmaklar mı geçtin/Yârinden ayrı mı düştün/Niçin ağlarsın bülbül hey” Yunus’un bülbüle sorduğu sorularla ıstırabını anlatırken bunların bülbülün başından geçmediğini bildiği halde bilmezlikten geliyor.

Karacaoğlan ise “Evvel bahar yaz ayları doğunca/Akar boz bulanık neden dereler/ Sen de bencileyin yardan mı oldun/Göz göz oldu sinemdeki yaralar” diyerek derelerin bulanık akmasının doğal bir nedeni olduğunu bildiği halde bunu teşbih, hüsn-i talil ve mübalağa sanatlarıyla yoğurup bilmezlikten gelir.

Yahya Kemal sevgilisinin kendisine bûse mi yoksa vuslat (kavuşma) mı vadettiğini, bunu not ettiği defterin diğer gömleğinde kaldığı için unuttuğunu söylemek suretiyle tecahülüarif sanatını bakın nasıl icra ediyor ve sevgiliden sözünü tutmasını istiyor: Öbür entaridedir şimdi o not defteri de/Va’diniz bûse mi vuslat mı unuttum ne idi?”

Necip Fazıl Kısakürek “Çile” şiirinde şu dörtlüğünü bilmezden geldiği dört soru cümlesiyle oluşturuyor: “Niçin küçülüyor eşya uzakta?/Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?/Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?/ Sonum varmış, onu öğrensem asıl?”

Oktay Rifat, “Polonyalı Çocuklar”da İkinci Dünya Savaşı’nda çocukların başlarına gelenlerin sebebini bildiği halde, olanları ince bir ironi ile onların yaramazlıklarına bağlar ve tecahülüarif sanatının güzel bir örneğine şöyle imza atar: “Yaramazlık eden çocukları/ Kömürlüğe kapatırlar/Hırsızlara verirler/ Tavana asarlar bacağından/Peki ama hepsi mi yaramaz/Polonyalı çocukların” Murathan Mungan da “siz hiç ağaçların sarsıla sarsıla/ağladığını gördünüz mü?/ babanızdan sürgün olduğunuz gün.” diyerek ağaçların ağlamayacağını bildiği halde “Gördüm” şiirinin bu üç dizesinde teşhis, mübalağa ve tecahülüarif sanatlarını birleştiriverir.

Biz bu güzelliklerin farkında mıyız? Sözümüzü, yazımızı, gönül dünyamızı, hakikat âlemlerimizi bu güzide metinlerle şenlendirecek halimiz vaktimiz var mı? Yazımızın başında işaret ettiğimiz “çağımızda” bunlar bize ne söyler? Yoksa şairane bir kahr-ı kebir mi bekler bizi?